Taksiciler elektrikli koyun düşler mi?

Selamlar okuyucu,

Öncelikle kestane balının diyarı Zonguldak’tan tüm dünyaya selamlar hem de. Ulan ne garip coğrafyayız ya, delisi velisi eksik olmuyor. Herbiyerleri silip süpüren, üstüne vileda ile parlatan bloğunuz vakitlice yayında. Vakitlice on air.

Marketten aldığımız vileda kovası ve paspasıyla alakalı büyük sorunlarımız var. Paspasın çubuğu çekince uzuyor ama sabit kalmıyor, kovada suyu sıkarken tekrar küçülüyor, biz çekiyoruz, o kısalıyor. Gülce diyoki ya belki bizde problem vardır, bir şeyi yanlış yapıyoruzdur. Hayır dedim ya hayır, bi basit paspas çubuğunda bile biz sorunlu olmayalım, bizi gerizekalı yerine koymasınlar ya, sıkıldım, her şeyde acaba biz mi hatalıyız diye düşünmekten. Altıstü bi paspas ya, hayat bu kadar karmaşık olmamalı.

Veranda da oturmuş günün ilk birasını açmış şekildeyiz. Tropical pale ale. Güzel lezzet. Gülce kendine kahve yapmış. Enteliyajans bizim gibi bira mı içecekti. Radyo voyage dinliyoruz okuyucu bugün. taksici radyosu. Sonsuz huzurun sesi. Hele o 107.4 radyo voyage-dünyanın müziğine yolculuk diyen ses, o la la. Harika.

Pazar sabahı kahvaltısı yaptık bu sabah. Kekikli domates, zeytin. Benim için pazar kahvaltısı bu ikisidir. Öyle haftaiçi yenen aşırı yağlı poğaçalara benzemez haa. Onlarında yeri ayrı ama ya, hepsi çocuklarım gibi, ayıramam birbirinden. Bir de bayram kahvaltıları vardır, camiden çıkar çıkmaz sarıyerde börekçiden alınan börekler ve sucuklu yumurtanın eşsiz birleşimi. Bayram namazları çok güzel ritüel değil mi ya. Hayır öyle dini açıdan demiyorum. Her seferinde nasıl kılacağını unutman, hocanın tekrar hatırlatması, düşük iqlü bir cemaat olarak bizim aklımızda tutamamamız ve herkesin hocaya bakarak devam etmesiyle dev bir meksika dalgası ambiyansı, hocadan en arka safa doğru gelen beden eğitimi dersi gibi.

Köy hayatı yaşamanın kendi içerisinde kuralları varmış. Yaşayarak öğreniyoruz, deneyim kazanıyoruz. Şehirli züppeliğine benzemiyor yani. Gerçekten ilgilenmen gereken şeyler var, sorumluluk sahibi insan işi. Geçen hafta bolca yağmur yağdı buralara. La nina adı verilen bir doğa olayının içindeyiz. El ninoyu duyanlar vardır aranızda. Hayır fernando torres değil ama ona yakın bir şey. Efsaneye de selamlar olsun buradan. İkibinlerin başında amerikada bizim tvlerde adının el nino olduğu söylenen bir fırtına olmuştu. İşte la nina bu el ninonun güneyli kardeşi. Eğer la nina güney yarım kürede hüküm sürüyorsa kuzeyde kuraklık oluyormuş, tersinde de biz kuraklığı yaşıyoruz. Sıra bizim yağmurlu olduğumuz dönemde.

İşte verandada oturuyoruz, yağmur başladı. Tam evin kapısının olduğu taraftan verandadan bir su akmaya başladı, şapır şupur. Eve giremiyoruz lan. Böyle böyle bir hafta on gün geçti, yağmur başlar başlamaz biz eve giriyoruz, kapıyı kapatıyoruz falan. Neyse geçen ev sahibinin tanıdığı olan, ufak tefek işleri yapan Ben diye bi amca gelmişti, ona sorduk, Uncle Ben, nedir bu iş diye, amca çatıya attı kendini, su giderlerini temizledi falan, ağaç yaprakları falan kalmış borularda, zaman geçtikçe çimento gibi kapatmış oraları hep. Ertesi gün yağmur yağdı baktık hiç su gelmedi çatıdan. Süper.

Geçen haftalarda Arctic Monkey adlı grubun Türkiye’de konser vereceği haberi duyuruldu. Ayaktaydım, twitterda takılıyordum. Bir anda çok büyük bir heyecan dalgasının twitter ekranından üzerime aktığını hissettim. Malum dünyanın gidişatı iyi değil, covid movid işler. Bir de bizim iş bilmez, liyakatsiz insancıklarımızın yönettiği ekonomi dalgası falan. Tatsısız yani. Sonra dönüp geriye baktık gülceyle. Ulan biz iyi yaşamışız ha gençliği. Ne konserler ne festivaller, ne biralar içilmiş. İkibinlerin ortasında osmanlının yapamadığını yapıp avrupayı fethetmiştik resmen. Ben çok bir yere gitmedim tabi, gidenler var. Onların yalancısıyım. Tam bir vizyonsuz köpek gibi, istiklal caddesi, kadıköy, emirgan üçgeninde geçti gençliğim.

Hiç unutmam R.E.M. grubu konsere gelmişti İstanbul’a. Kanka kişisi ile evde oturuyoruz. Lan diyorum gel gidelim, mis gibi konser, hem de kuruçeşmede. Oha beee. Yok diyo gitmeyelim. Lan gel gidelim, yok diyo. O sırada ntv açıktı, ntv güzeldi o zamanlar, izlemesi çok keyifliydi. Konserin olduğu günü doğayla ilgili bir festivale çevirmişler falan, Ayça şen başkan yanılmıyorsam sürekli konser alanından bildiriyordu. En son kanka kişisi gel lan gidelim dedi. Senin tabiatını sikeyim diyip, yastığı suratına fırlattım, yörü lan gidiyoruz dedim. Saat altı gibi kuruçeşmedeydik. Tabi ben boğaz çocuğu olduğum için, buralar hep bizim tribindeyim, otobüsten yanlış yerde indirmiştim, bebekten kuruçeşmeye kot pantulla yürümüştük, o güzel günde. Konser alanına girdiğimizde yarı yarıya doluluk vardı. Mor ve ötesi alt gruptu, daha onlar bile çıkmamıştı. Tabi biz o insanları görünce lan bunlar sabahtan beri içmiştir, ibneler, hadi biz de hemen içmeye başlayalım diyerek yarım saatte dörder birayı yapıştırdık, akabinde içmeye devam edip, kırkbeş dakika içinde amı götü dağatacak şekilde sarhoş olduk. Gidip sahilde denize bakarak konser başlayana kadar içmeye devam ettik. Sonra r.e.m. çıktı. İyiki çıktı. Süper konser oldu. Konser bitince ortaköye yürüyüp tekelden kahveli efes aldık, malız çünkü, hiç sevmediğimiz halde onları aldık, belediye otobüsüne bindik, cebimizdeki biraları emirgana kadar yere eğile eğile içtik. Olabildiğince anarşik bir duruş, vizyonsuz köpek dememin sebebini anlamışsındır okuyucu. Daha da anlamadıysan, bunlar olduğunda 27 yaşında olduğumuzu belirteyim.

Ya ben bir de şeye takıldım. Avm de rock konseri mi olur amk ya. Konser dediğin şey stadyumda olur, hayvan gibi içersin, hoplarsın zıplarsın, kusarsın, gecenin sonunda mutlu bir şekilde evine dönersin. Avm de rock konseri, taksim dururken yenikapıda miting yapmak gibi, gazı kaçmış kola gibi birşey ya. Ama olsun bir yerden başlamak lazım, bugün arctik monkey yarın metallica. Gençliğimiz güzel konserleri ve festivalleri, ucuz birayı, az iş çok maaşı hakediyor. Emolar bile geri gelse laf etmeyeceğim, yeterki bunlar olsun. Emolar güzeldi ha, kimseye zararları yoktu. Bence bütün süreç onların istiklalden kaybolmasıyla başladı. Önce emolar için geldiler, sesimi çıkartmadım diye başlayan bir tirat mı atsak?

Cuma akşamı oturmuş bira içip müzik dinliyordum. Dire Straits-Sultans of Swing, Camel-Rajaz, The Moody Blues-Melancholy Man falan. Bu üçü benim geceyi kapatma müziğim. Dinlerken de inanılmaz bir bilinç akışı oluyor, harika şeyler yazıyorum. Tabi kime göre neye göre di mi? Bana göre. Öyle zamanlarda yazamıyorum nedense, sadece düşünüyorum, zaten bu üçlüyü dinlerken sadece düşünebilirsin. İki yanı toprak olan, düz, dümdüz bir yol, karşıda kırmızı topraklı dağlar var. Sadece gidiyorsun, dinliyorsun. Radyo voyage, taksici radyosu. İnsanı işte böyle alıp götürüyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s