bazı inekler çok güzel

selamlar okuyucu,

sex sonrasi sigarasi kadar hayattan zevk almaya bakan sefa pezevengi blogunuz vakitlice yayinda. sizinle birlikte olamadigimiz zamanda edina adli kevasenin actigi yaralari sarmaya calisiyorduk. bir ara kendimizi o kadar raki baliga vurduk ki artik arabesk hayatin getirecegi yuke avustralya ahalisinin katlanamayacagini farkettik. yazida avustralya kelimesi gectigine gore lets dance bir nev-i o zaman renk.

senin de bildigin gibi gezmeyi seven bireyleriz okuyucu. cebimizdeki son parayla gezer misin bira mi istersin deseler birayi secerim. cunku cebimde kalan son para gezmeye asla yetmez. zengin miyiz lan biz. varosun dibi blogunuz vakitlice masraftan kacinir, acar ayna izler, orada gorduklerini bloga yapistirir. yok la yok, bizimde kendi capimizda bir yol haritamiz, kalkinma planlarimiz, on yil sonra emekli olma hayallerimiz var. on yil sonra emekli olmak okuyucu. ulan dusunuyorum on yil sonra yas olmus 45-50. kusuratli verdim okuyucu, salladigimiz anlasilmasin. ha yani 45 yasinda emekli olsam ne yapicam lan ben? o sebeple ben o araligi 20 yil yapim. cunku bize gelmez oyle erken emeklilik, baginda sarap yapmak, teknesiyle seyahata cikmak falan.

neyse okuyucu yine bir gun boyle mal mal dusunuyorum, gulce dedi ki seni bir yere goturecegim. cumleyi boyle soyleyince pek bir etki yaratmadi tabi. ya aslinda o da oyle soylemedi. benim dogum gunum falandi. sagolsun surpriz babinda bir gezme ayarlamis. kendisi bunu bir ay onceden soyledigi icin, biz o bir ay iki yabanci gibiydik. ben neresi diye sormamak icin, o bos bulunup soylememek icin bir ay muhatap olamadik desem yeri.

evet bir yerlere gittik ve aslinda bu o kismin yazisi. geleli bir kac saat oldu. simdi arka bahcede oturup birami yudumlarken bu gezinin yazisini yazmaya calisiyorum. tam su anda. 28 derece sicaklikta. ama inan okuyucu kelimelere nasil dokecegimi bilemedigim harikulade bir cografyanin yazisi bu. blogirlikla parayi bulmus, bulan biri olsa buralari var ya nasil yazardi bunlari. ufff beee ne guzel yazardi.

wilsons promontory national park. gitigimiz yerin tam adi burasi. ama halk dilinde prom olarak kisaltiyoruz. niye? cunku halkiz biz, halk. cumartesi sabahi yedi gibi kalkip, gusul abdestlerimiz, bavullarimiz, yol haritamiz, harika road trip sarkilarimizla kontagi cevirdik okuyucu. tam iki saat alti dakika sonra prom’un dagitim noktasi fosters kasabasinda olmayi planliyorduk. ama bir yerden sonra yol o kadar guzel gelmeye basladi ki, suraya girelim, buraya bakalim diye gitmeye basladik. ve sonra dedik ki biz bunu yine yapariz ama su an aciz, dellendirmeyin lan bizi, yemek verin diye birbirimizi gaza getirip kahvalti yapacagimiz bir cafe bulduk. evet tahmin ettigin gibi okuyucu fosters kasabasinda. mekanin adi max’s cafe. butik otel seklinde bir yerin lobisi gibi ama cok dadlu. wilsons prom’a gidecekler once burada kahvaltilarini guzelce yapsinlar.

kalacagimiz yer fish creek adi verilen fostersla arasi 14 km olan baska bir kasaba. bu iki kasaba arasini uc gunde elli kere falan yapmisizdir. kah yanlis yola girmekten. kah zevk icin, kah marketlerin sadece fosters da olmasi kaynakli teknik arizalardan falan derken, fosters-fish creek arasi dolmusculuga basladik. isler de fena degildi. ilerde kitap yazsam kapagin icinde yazari tanitan yerde “tayfun-gulce. avustralya fosters’da yasiyorlar. cocuklari yok, dolmusculuk yapip, yeni kitaplari uzerinde calisiyorlar” yazdirabilirdik.

gelelim kalacagimiz yere okuyucu. gulce air bnb uzerinden bir yer kiralamis. ev degil, cadir degil. karavan. kocaman bir ciftligin ortasina kondurulmus tek bir karavan. yaninda bonus olarak tek gozu gormeyen shadow adinda bir kopek. gun icinde yapilan kilometrelerce geziden sonra aksam karavanin onune oturup, birani acip, on metre otedeki inekler ve papaganlarla muhabbet ederek geceyi noktalamak icin harika bir secim. “naber lan nerd, pr vizeyle mi geldin, keh keh keh” diye ineklerle sohbet edebilirsiniz. ulan bunu o zaman dusunemedim, simdi aklima geldi espri.

kaldigimiz yer harika. peki nereleri gezdik, neler yaptik? yedigimiz ictigimiz bizim mi olsun okuyucu, neler yaptik hele onu mu anlatalim? anlatalim tabi be. ilk gun kahvaltiyi yapip, karavana yerlesmeyi yaptiktan sonra vurduk yola. wilsons prom cok genis bir arazi. ulusal park sonucta. arabayla bu parkin icinde gidilebilecek en son noktaya kadar gittik. tidal river. burasi daglarla cevrili bir yarimada. her tarafinda deniz var. tidal river adi ustunde tidal nehri. bu nehrin kivrimlari arasina buyukce bir karavan, cadir, kamp alani, ziyaretciler icin bilgi alma merkezi, market, bakkal, cakkal, mangal yerleri falan yerlestirilmis. cadir ve karavan haricinde kabin denen misairhaneler de var. ama sinirli sayida oldugundan yil icinde rezervasyon yapmak icin erken davranmak lazimmis. burasi en populer yerlerden, cunku direk ulusal parkin gobegindesiniz. biz buraya gidince ne yapilir, nerelere gidilir diye bakinirken bir otobus duragi gorduk. hemen dibimizdeki dag olan Oberon’a ucretsiz servisler kalkiyormus buradan. bu oberon daginin tepesinde telsiz kuleleri gorunuyordu. otobus sizi biraktiktan sonra 3,4 km kendiniz tirmaniyorsunuz. dedik biz bunu yapariz aga. hem de ne yapariz, uc kilometreyi ben sirf zevk icin yuruyorum lan gun icinde falan diye birbirimizi gaza getirmeye basladik. lan bildigin turkun turke propagandasi. neyse otobus bizi bir noktada birakti. biz de basladik yavastan yurumeye zirveye dogru. sanirim bes yuz metre falan olmustu, gulceye donup son bi km falan kaldi ya, cogunu bitirdik gibi bir cumle kurdum. yukardan asagi gulerek gelen insanlar gormeye basladik sonra. anlamadik ne oldugunu. herkes mutlu. bizim gotumuz cikiyor amk, ikimizden birisi donelim dese, kosarak inise gececegiz, o durumdayiz. ama arada nefesin nasil, bak boyle yaparsan daha iyi olur falan diye birbirimize teknik veriyoruz, hali sahaya cikinca kendini messi zanneden amator topcular gibiyiz, on dakika sonra saha kenarinda sigara yakip, maci izleyen arkadasiyla sohbet eden kekolardan farkimiz yok. sonunda asagidan gordugumuz telsiz kulelerine vardik. yuzumuz guldu. sonra yanimizdan gecen birisi “almost done” dedi. neyin almostu amk. oha yol devam ediyormus. kayalarin arasina yapilan merdivenler, tutunma yerleri derken bi on dakka daha tirmandik. en son zirveye vardik. bir grup genco zirvede manzaraya karsi icip, egleniyordu. bizi gorunce halden anladilar. alkislamaya basladilar. onlar icin zirveye ambulans cagirmadan gelmis iki yasli osuruktan farkimiz yoktu resmen. gulerek onlara katildik. zaten vucut, beyin, el, kol ayri hareket ediyor o anda. dusunmek desen buyuk luks. bi on dakika oturup, kendimize geldikten sonra manzaranin tadini cikarmaya basladik. oha beeeee. o ne bicim manzara. piyuuuuu. manzaranin tadini cikardiktan sonra, yuzumuzde basarmis insanlara ait o surat ifadesi ile inise gectik. yukari cikarken, asagi inenlerde gordugumuz o tatli gulumseme simdi bize gelmisti. yukari cikanlara cikin da gorun ebenizinkini diyerek gulerek gectik yanlarindan. ucretsiz servisimize atlayip, karavanimiza donmek icin yola ciktik.

yola cikinca aciktik tabi. artik aksam olmaktaydi ve biz ebemizinkini gorurken baya bir enerji sarfetmistik. ebe gormek bu kadar zor olmamali okuyucu. bunu daha kolay bi hale getirsinler. aciktigimiz icin co-pilotumuz gulce arayisa girdi. ve promla fish creek arasindaki tek yeme icme yeri olan wilson prom cafe ve pizzayi buldu. pizza. iimmmmppphhh. ne guzel yemek di mi? ha bu arada bu pizzacinin yaninda guzel de bir market vardi, oradan da buz ve bira, sarap alarak pizzaciya gittik. iki tane pizzamizi paket alip karavana gectik. hayvani yorgun ve aciz. ama ortam cok guzel. yemyesil bir tepede diger tepelere bakip, inekleri gozlemleyerek, bira, sarap icip, pizza yiyor, bir karavanda kaliyorduk. hayal lan resmen, ama bu wilsons prom cafe ve pizza denen adamlar bize resmen girisimcilik gazi verdiler. yani bu kadar kotu pizza yapip ortamda ki tek yer olarak hayatini devam ettirebiliyorsan biz de gayet yapabiliriz dedik. lafin ozu, wilsons prom’a gidecek turkce bilen arkadaslar bu elemanlari gorunce diger alternatiflere bakin, en kotu marketten alin abi domates peynir. oh miss, domates peynir gibisi var mi be.

ikinci gun ruzgarin ugultusuyla deli sikmis gibi erkenden uyandik. saat altiydi, etrafta gorus mesafesini iki metreye indiren bir sis hakim. asiri oksijenin zararlari. uyuyamiyorsun. dedik gidelim kahvalti edelim bari bir yerlerde. fosters mi olsun, fish creek mi olsun diye sohbet ederken baktik ki, pazar sabahindayiz ve zabahin koru. her yer kapali. 15-20 km civarimizda meeniyan diye bir kasaba var. burada bir firin-pastahane turu bakery dedikleri yer acikmis. atladik ismet’e ki kendisi bizim sevimli toyota corollamiz. yolda giderkendi sanirim ya da baska bir yerde olabilir gulce bir sey dedi. su an aklima geldigi icin yazinin bu bolumune yerlestiriyorum. “ulan millet hep eski model minibusu aliyor, boyuyor, ustune cicek ciziyor falan, niye kimse arabasini boyamiyor, bu ne para hirsi lan” diye sinir krizine girdi. sakin ol biz de boyariz dedim. dusunsene corollaya baris isareti cizmisiz. aslinda super fikir. arabayi beyaz alalim satarken rahat olur diyen adamlariz, baris isareti cizecekmisiz. hahahhaahha. meeniyan’da guzelce karnimizi doyurduktan sonra agnes falls denen selalelere gitmeye karar verdik. agnes falls wilsons prom’un cevresindeki genis arazilerden birinde. gun icinde prom’a geri donecegiz ama oncelikle bu bolgeyi aradan cikartmaya calisiyoruz. selale yoluna dustugumuzde artik eminiz ki mevzu bir yere varmak degil bu cografyada, mevzu o yolu yapmak. cunku her yer o kadar guzel, o kadar yesil, o kadar hayran kalinasi ki, bir sure konusma olarak sadece “abi super, abi manyak, abi gordun mu” seklinde abi turevi cumlelerle devam ediyoruz. yasadigimiz yer melbourne’den farkli olarak cografya duz degil yesil yesil windows tepelerinden olusmakta. bir yerde playlistte yasar kurt “windows tepelerine, windows tepelerine vardim uyuyamadum oy vardim uyuyamadum” diye soyluyordu. yalan degil okuyucu aynen boyle soyledi. microsoft reklam vermis spotify`a diye makarasini bile yapmadik. cunku bu espride aklima yazarken geldi. selaleye vardigimizda bizden baska bir iki kisi falan vardi. bir aile selaleyi olusturan nehrin civarindaki piknik masalarinda kahvalti yapmaya hazirlaniyordu. ne guzel bir dusunce dedik. biz hala onu yapamiyoruz okuyucu. cunku hala kesif, nerede ne yapilir, neresi guzel, nerede bu tur imkanlar var bilemiyoruz. ama bir daha gidilirse bu guze yerlere o zaman artik idmanliyiz, kahvalti agnes selalerindeki piknik masalarinda yapilir.

selaleyi gordukten sonra wilsons prom’a donmeden port albert, porth welspool ve port franklin adindaki uc port parantezindeki kasabalari gorelim dedik. cunku buralar prom’un disinda ve simdi gormezsek bir daha buralara donmek planimiz dahilinde zor. aynen selalede oldugu gibi buralarda sirf yolu icin gidilecek yerler. sairin dedigi gibi, sadece bilmek zorunda kalanlarin bildigi bir yol ustu kasabasi. bu sirada oglen olmustu ve acikmistik. o sirada fosters’a geri gelmistik. burada ne yesek diye bakinirken gulcenin aklina fosters ve fish creek arasinda tabelasini gordugumuz gurney’s adindaki cidery mekani geldi. burasida cider yapan bir uretim yerinin satis magazasi. ciftligin icinde, harika manzarali. ama tadim yeri oldugundan mutfak zayif. burada yemeyelim dedik ama gulce dur gelmisken bir iki cider iceyim dedi ve tabiri caizse gomdu. sonrasinda surada mi yiyelim burada mi derken kendimizi fish creek’de bulduk. kasabaya girerken evinin onunde bahcede biseyler yapan bir dayi bir anda el sallayip selam verdi bize, havada kalmasin diye aldik biz de…merkez caddesi bes metre olan bu sirin kasabada tabiki avustralyalinin hotel dedigi ama aslinda pub olan barlardan vardi. bakin size bir tavsiye. avustralyadasiniz, hic bir yeri bilmiyorsunuz ve acsiniz. hotel yazisi yazan herhangi bir yere girin ve hamburger, fish and chips v.s bar yemeklerinden soyleyin. ondan fazla barda test edildi onaylandi, inanilmaz bir standart var. en dandik kasabada bile bar yemeklerinin lezzeti ayni. biz de oyle yaptik ve  gelirken bize selam veren dayiyi tekrar gormek  icin geldigimiz yoldan ulusal parka gitmek icin hareketlendik. dayi orada, evinin bahcesindeydi. arabanin camindan bakip elimi kaldirdim, dayi da yanindaki hanimla konusmaya devam ederken bana elini kaldirip selamini verdi. gulce aramizdaki iliskiyi merak ediyordu. dayilarla aramin her zaman iyi oldugunu soyleyerek aciklamami yaptim.

sonrasinda ulusal parka geri donduk. bir gun onceki dag tirmanisindan dolayi yurume mesafeli yerlere mesafeliyiz. gulcenin planlarinda bir kac yurume rotasi daha vardi ama kasla goz arasi cikarttik onlari. ve geldik gezinin en keyifli yerlerinden birine. plaj gezmesi. ulusal parkin sinirlari daglardan dolayi o kadar girintili cikintili ki bir suru halk plaji olusmus. hepsi de koy seklinde. kimisi ruzgar aliyor, sorfculer icin cennet, kimisi sessiz sakin, kocaman kumsalli bizim gibi suya ayagini sokanlar icin. whiskey, picnic, squeaky bunlardan bazilari. ilk ikisinin ismi nereden geliyor bilmiyorum ama sonuncusunun ismi attiginiz her adimda ilginc sesler cikaran kumlarindan gelmekte.

plajlardan sonra wild life walk adinda 2,5 km uzunlugunda bir yuruyus yapmaya karar verdik. burasi da hicligin ortasinda, kocaman bir arazinin icinde bir parkur. arabadan inip kendini dogaya atiyorsun, keci yolu seklinde bir parkuru yapmislar, sansli gunundeysen kanguru, vombat, emu gibi avustralyaya ait hayvanlari gorebilirsin. biz iki emu ve bir kanguru ve 2.5 metrelik bir timsah gorduk. timsahin agzini tuttum, gulce kacti, sonra o tuttu ben kactim. en son agzina cubuk koyduk kapatamadi. fazla cizgi film izlemenin yan etkileri. 30 cm boyutunda bir kertenkele gorduk dogrusu o. ama hep 3-5 cm olan sey otuz santim civari olunca ben nnskym patlattim. sonucta 45 dakikalik parkuru cok az hayvan gordugumuz icin 25 dakikada bitirdik.

plajlarimizi ve vahsi hayvanlarimizi guzelce gordukten sonra karavanimiza donelim, yiyelim, icelim, vur patlasin, cal oynasin dedik ve bir gun onceki pizza macerasindan sonra fosters adli kasabimiza gidip market alisverisimizi yaptik efendi gibi evin yolunu tuttuk. aslinda tutamadik. yolu sasirdim. iki gunde o kadar cok fish creek-fosters yolunu yapmistik ki beynim donmustu. bir anda kendimi otobana cikan yolda buldum. hemen google mapsten yardim aldik. ama maps sagolsun iki gundur hic gormedigimiz bir yoldan bizi goturdu. resmen bir cennetin icinden gecirdi. eve ulasma isteginin getirdigi stres bir yandan manzaranin guzelligi bir yandan sonunda sag salim eve attik kendimizi. ama o yol ikimizin arasinda bir sir gibi kaldi. belki oyle bir yol yoktu, belki de piramitleri uzaylilar yapmisti, bu yol da onlarin bir hediyesiydi. aksam yemegin, alkolun ve siddetli ruzgarin etkisiyle karavanin icinde oturup, tvde jason bourne izleyerek uyumusuz.

pazartesi sabahi yine alarmdan once uyandik. alarm kurmadik okuyucu zaten kuruluydu. ise gitmek icin her gun altiya kurdugum otomatik alarmim calmadan uyandik. zeki okuyucu evet altidan once uyanmistik. yine sis, yine inekler, yine ac bir cift. artik gunun sonunda evimize donmek vardi. ve gulce eve donus yolu uzerinde harika bir rota cikarmisti. inverloch denen bir kasabaya gidecektik. ve inverloch-cape peterson arasindaki 8 kmlik bir manzarali yolu yapacaktik. inverloch gordugumuz guzel sahil kasabalarindan biri, ve ulusal parkin oldugu yarim adaya karsidan bakmakta. 8 km yol aslinda on dakikada bitecekti. ama milyonlarca yilin sonunda cografya oyle bir hale gelmisti ki yuz metrede bir arabayi park edip, bir seylere hayran olup, geri arabaya gidiyorduk. yaklasik iki saat bunu yaptiktan sonra cape petersona geldik. aslinda bu yol 40 km imis. onu da bir dahaki sefere tamamlariz diyerek gulcenin yaptigi baska bir manzarali yola ciktik. bu sefer tamamiyla yemyesil vadilerden, inek, koyun dolu ciftliklerden gecerek loch denen kasabaya ulastik. aslinda loch benim istegimdi. daha ilk gun gelirken buraya mola vermek icin ugramistik. yaklasik on metrelik bir merkezi olan bu kasaba beni gercekten cok etkilemisti ve tekrar gormek istedim. iyi de ettik, gelirken kahvalti etmek icin durmus ama yapmamistik. bu sefer bir kahve icin durduk, ogle yemegini de yedik. olive at loch. mekanin ismi. guzel dosenmis, instagram meraklilarina hizmet edecek tatli bir yer yapmislar. havanin harika olmasi ile disarda oturduk, duvarda mekanin sahipleri buranin dogus hikayelerini yazmislardi. once eski bir minibus almislar biraz gezmisler, bir gun loch’a gelmisler ve bu dukkani almislar. iste size hikaye. gulceye de dedim, hikayede bosluklar yok mu diye. hani eski model minibusle avustralya gezerken bir kasabayi sevip orada cafe acmak biraz para gerektir miyor mu diye. gulce de calis senin de olur sen de yazarsin kapisina bi gun oyle seyler dedi. calismakla degildir o ya baba parasidir diye giybetimizi de yaparak loch’a veda ettik.

sonrasi. sonrasi bu iste okuyucu. burdayiz. yarin is var. sabah altida kalkmak tatilde kalkmaya benzemeyecek, zul olacak, bi bes dakika daha dedirtecek. olsun be olsun. guzel gezdik, sevindik, gulduk. sanki zenginmisiz gibi hissettik. evet tum o acistasyonumuzla gonlumuz zengin be dedik.

selametle kal bozkirin tezenesi. bir sonraki maceraya kadar.

 

Reklamlar

2 comments

  1. Haci abi, yazilar on numara. Resimleri konuyla alakali yerlere serpistirirsen memnun olurum. Yazilarinizin devamini beklerim. Belki bizler de bu rotalari takip ederiz. Hafif kilo almis gibi duruyorsun.

    • selamlar, eyvallah, foto işi mantıklı aslında, yapalım onu. gezip gördükçe yazmaya çalışıyoruz. kilo konusunu hiiçç üstümüze almadık 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s