ne zaman gitti tren

selamlar okuyucu,

yazın bitmesini beklediğimiz şu kısa günler ve uzun gecelerde tekrar birlikteyiz. evet, ay resmen kış! hatta dokuz nisan yani bugün yani pazar günü memleketimizin güzide gazetesi the age’e göre melbourne nisan ayında alacağı toplam yağışı sadece bugün karşılayacakmış. sağolsun, eksik olmasın. biz de napak gardaş dedik, kestane fırınladık, yetmedi, patates fırına verdik, taze fasulye falan bildiğin kendimizi mutfağa verdik.

farkındaysanız boş beleş şeylerden bahsediyorum. neden? çünkü konuya giremiyorum. çünkü öyle bir hastalık var. ya bakıyorum elin bloğuna, ne güzel, akıcı akıcı yazıyorlar. bi dertleri var, bi davaları var resmen. ama işte biz de gülce kalemi eline almadığı sürece benim bu bilinç akışı tekniğime mahkumsunuz. zaten biz bloğu açarken işte iki karalarız, üç beş arkadaş okur, makara olur demiştik. hakkaten öyle oldu. aslında alt metinde blog alır yürür, biz de parayı buluruz vardı ama olmadı işte. olduramadık resmen.

e tabi parayı burada bulamayınca çalışmaya devam ettik. gülce sağolsun benden fazla efor sarfediyor bu noktada. yani afedersin bir de geçen hafta eğitim ayağına beş günlüğüne sidneye gönderdiler. bir de apartman dairesi ayarlamışlar, otel de değil üstelik. bildiğin ev her şey var. e ben de dedim madem kalacak yer var. zaten aklımda uzun zamandır bir yol yapma hevesi vardı. atladım sabahtan trene. tam onbir buçuk saat süren bir yolculukla sidney central istasyonuna vardım.

trenle seyahat etmek harika bir şey. ben daha önce şehirler arası hiç yapmamıştım. banliyö hattı varken bir kere hasanpaşa’dan kartal’a gitmiştim, on sekiz sene falan oldu heralde. neyse, melbourne’dan çıktık, çıktıktan sonra tabi merak ediyor insan nasıl bir manzarayla karşılaşacak. sonuçta bir nev-i gerçek avustralya’yı keşfedeceğim. şimdi size ufak bir özetini geçiyorum.

cof

bu resme tam onbir buçuk saat bakarsanız melbourne-sydney arasını teorik olarak tamamlamış olabilirsiniz. sertifikanızı da gelin vereyim sonra. neyse efendim tabi bu görüntüler içinde saatler geçiyor, ben artık kendi kendime söyleniyorum, lan doğa biz senden bir ejderha efendime söyleyeyim bir dinazor istemedik ki yav, alt tarafı bir kanguru görelim, ne bilim bana dokunmayıp bin yıl yaşama hakkı elde edecek bir yılan neyin göster, ne biçim avustralya lan bu diye saydırıyorum. her yerde koyunlar ve bir tren yolu geleneği olarak öküzler mevcut. aslında avustralya kocaman bir sütaş, bir tikveşliymiş gibi gelmeye başladı zaman geçtikçe. ya bunu bir de nasıl anlatsam, fotoğrafını da çekemedim ama koyunlar, sanki karton gibi rayların kenarında duruyor. hani böyle gelip geçerken bakalım, aa diyelim der gibi. prodüksiyon o kadar zayıf sanki. allahtan arada tren sesinden kaçıp hareket edenleri görüyosun falan da algı operasyonu suya düşüyor. neyse tam bunları düşünüp, kendimi karikatürize ederken bir kanguru topluluğu gördüm. kendi kendilerine mafyaya kelek atmış torbacı gibi bir şeylerden kaçıyorlar. bu neyin kafası dedim, çünkü bildiğin kmlerce alan zaten bomboş, sen bana neyin havasını yapıyon la!

tren çok keyifli ama o ayrı. içinde böyle büfesi falan var. yemeğini alıyon, biranı alıyon kendi kendine takılıyosun. uçaktan konforlu şerefsizim. bir de arada çeşitli kasabalara uğruyo. benim en büyük merakımdır, şehirler arası seyahatlerde hep küçük kasabalara dikkat ederim. kimler yaşıyor buralarda, nasıl geçiyor hayatları diye. sokakta insan görmeye çalışırım. ya bildiğin küçük bir nuri bilge ceylan var içimde, öldüremediğim. kendi kendime beş saat bakışmalı filmler çekiyorum her kasabaya yanaştığımızda.

işte bu düşüncelerle sidneye kadar geldim. tabi gülce’nin de haberi yok bu arada. romantik bloğunuz vakitlice. bizim sidney’de yaşayan arkadaşlarımız var bayım. onlara gitmiş. banada vatzaptan foto atıyolar, keşke sen de burada olsaydın yazmışlar altına da. yer mi ulan anadolu çocuğu. kıh kıh kıh diye değerli gibi güldüm kendi kendime. az bekleyin hele dedim. gittim kapılarına, hain kostok’u yakalamış tarkan gibi vurdum kapıya. hancı bana şarap ve et, kurda da et ve şarap dedim. bloğunuz vakitlice hayvanları kendinden ayırmaz asla. bunlar tabi şok.

işte bir sidney macerası böyle başladı dostlar. macera dediysem, çok bişey beklemeye gerek yok. sonuçta huzurun ve biranın memleketi avustralya’da her şeyi ertelemek için bir bahane var. macera mı? bir bira daha içelim de bakarız diye diye günler geçiyor resmen. sidney’de bu düşünceden nasibini almış gibi.

şimdi ya her yazıda atıf yapıyorum, umut sarıkayanın iran sineması öven adamlarına. evde övdüm geldim arkadaşım diye. ben de size biraz sidney övmek isterim. valla bak. gerçi geçen gün düşündüm de acaip satıcı bir adam oldum bu şehir övme konusunda. görmemişin yurt dışısı olmuş misali nereye gitsem, ooovv dünyanın en güzel şehri, yaşanır burada diyen bir adama dönüşmüşüm resmen. bugün bileciğe bırak beni zerre kuşku duymam, yaşanır burada derim. bilecik diye bir yer var di mi, siz bileciksiniz diye size soruyorum, espriyi bağlayamadım, cümleyi kapatamıyorum a dostlar.

neyse sidney coğrafi olarak istanbul gibi. yani istanbul’un olması gereken versiyonu. boğazı, köprüsü, tekneleri ile insanın istanbul ihtiyacını karşılıyor resmen. daha gider gitmez vuruyor insanı can evinden. ama işte o trenleri biraz ürkütücü. iki katlı tren mi olur arkadaş. siz avustralya şehrisiniz lan? kendinize gelin. nedir o kapitalizmin başkenti tavırları. yılda bir kez, yeni yıla girilirken, “bu senede sidney yeni yıla erken girdi” cümlesinin öznesi olan bir şehirsin lan sen. sanki bana new york.

iki gün kaldığım sidney ziyaretimi iki kısıma ayırabiliriz, manly beach ve bondi beach.

manly beach. yav sezen aksu olsam ben de kalbim manly’de kaldı şarkısını yazardım. kadın haklıymış. yav yani bir semt bu kadar mı tatlı olur. tekneyle şehir merkezinden 18 dakika da gidiliyor. hımm neresi gibi desem, büyük limanı bilen var mı aranızda? sarıyer’den tekneyle gidilir, karadenize çıkmadan, istanbulun son koylarından biridir. gültepe, çeliktepe cengizhan anadolu lisesi tayfası ve bilimum sanayi mahallesi çocukları anlamıştır eminim. öyle bir yer. tekne sizi boğazda indiriyor, semtin içinden yürüyüp, öbür tarafına geçiyorsunuz ve hoopp okyanus. hoopp boğaz hoopp okyanus. ama güzelliği bununla kalmıyor. yüzünüz okyanusa dönükken sağa doğru yürüyorsunuz. orada küçük bir yürüyüş yolu var. bir taraf deniz bir taraf sanki bana yunan adası, ne bileyim izmir, büyükada gibi evlerle dolu. yürüdükçe çok güzel bir koya giriyorsunuz. ya bir de belediye sanırım önüne iki tekne çekmiş. böyle git ressam ol orada, şair ol diyorlar. neyse ben bu koya gittim tabi. çok da hazırlıklı gitmişim, üzerimde kot pantul, apış arası pişik. melbourne çocuğuyuz biz, bilmeyiz öyle güneş falan nedir. sonra orada bir takım tabelalar falan gördüm. koyun arka tarafındaki tepeye doğru patika biryol var. sanki bana likya yolu. inönü stadını bilenler için söylüyorum, olimpos’ta ki ceneviz kalesi gibi. yukarı çıkıyorsun ve o tüm dünyadaki gezginlerin, instacıların, bloggerların en sevdiği şeyle karşılaşıyorsun. balcony denen doğal gözlem yerleri. hani resmen uçurumun kenarındayım hızır der gibi. yüksekli korkum olmasına rağmen gittim gördüm. ama ne gitme. tam yukarı çıkmaya başlamışım. dedim bir video kaydı yapayımda yutuba atayım, blogdan ekmek yiyemiyoruz, yutubırlıktan yürüyelim. başladım konuşuyorum şudur budur falan diye. bir anda kayıtta ınnıskim diye bir ses çıkarıyorum. önümde water dragon dedikleri kolum kadar, iguanaya benzeyen bir hayvan. lan manyak nabıyon orada diyemedim, korkarım çünkü küçük hayvandan. on dakika hayvanla bakıştık, gitsin de ben de devam edeyim diye. en son efendilik yaptı gitti de ben de devam ettim. iyi ki gitmişim. dünya gözüyle okyanusa tepeden baktık işte.

sonrasında manly merkeze geri döndüm. terlemişim, susamışım. oturdum bir bara, okyanusa karşı aldım biramı, oh be dedim. sonra gittim kumsalın kenarına oturdum, geleni geçeni izledim. sörf yapanlara baktım. ulan dedim böyle hayat mı geçer. kaos yok, metrobüs yok, 500t yok.

ertesi gün bondi plajına gittim. burası da avustralya’nın en ünlü plajı sanırım. ben neden bu kadar popüler olduğunu çözemedim gerçi. sörf yapanlar için rüzgarı iyiymiş diyolla. bir de her daim koşan kaslı abi ve abla popülasyonu var. burada da bahsettiğim balconylerden vardı. gitmesi daha da kolay hem. bu abi ve ablalar orada bile koşuyorlardı. sanırım red bull virali gibi bir şeydi.

akşamları da gülce işten gelir gelmez, sidneyin çılgın gece hayatına aktık. kings cross denen semtinde karnımızı doyurup darling harbour’a geçtik. darling harbour sidneyin kalbi. hani şu meşhur opera house’un olduğu yer. ilk akşam opera house önündeki cafe-barların orada denize nazır oturup iki kadeh bir şey içtik ve bu işleri nasıl paraya çevirebilirizi konuştuk. sonra baktık olmayacak siktir et diyip romantik şeylerden konuştuk. ayın şavkı vururken denize, gelip geçen tekneleri izledik, arada öbüşmüş bile olabiliriz.

ikinci akşam da darling harbour’da opera house’un tam karşısında ki sokakları keşfettik. yani harbour’u bir u şeklinde düşünürseniz, opera house u’nun sağ tarafıysa biz soldaki çizgiye gittik. iki çizgi arasındaki yedi farkı bulduk. bir taraf ne kadar turistikse diğer taraf o kadar kendi çizgileri olan bir yer. the rocks sanırım yöresel ismi. çok avrupai bir yer. sokakları, lokantaları, taş merdivenleri. biraz emirgan, kanlıca sokaklarını hatırlattı bana. hani denizlere çıkar nasılsa sokaklar diyor ya yeni türkü, onun gibi bir şey.

bunun gündüzünde ben biraz sidney sokaklarında yürüdüm. sanırım on sekiz kilometre kadar yürümüşüm. ama çok güzel biracılar buldum. oturdum içtim. sonra biraz daha yürüdüm, dönüşte tekrar oturdum, içtim. bukowski tarzı oldu, hiç bir şey olmamışsa, bir şeyler olsun diye içersin diyor ya üstat. ben de ona içtim işte.

tüm bunlar olduktan sonra, diyebilirim ki sidney, sen ne güzel bir şehirsin ya. ara sıra sidney övmek isterim artık. hani bir iki kişi bulsam da onlara sidney övsem bile diyebilirim. ama kiralar çok pahalıymış, bu işlerden parayı bulamazsak ya da ben adam gibi bir iş bulamazsam, sidney yaşamak için bir hayal bizim gibilere. eğer öyle olursa, çok pis bok atarım, hah derim, götüm derim. yaparım bunu.

bu arada geçenlerde gittik oy verdik. buradaki ilk deneyimimiz oldu. çok güzel, çok steril ortam. seçim sonuçlarında yurt dışı oylarına bir katkı yaptık. ama haberlerde avustralya’dan rekor evet çıktı falan derlerse bize sövmeyin, biz hayırlı olsun dedik, üstüne rakı bile içtik. öyledir çünkü, rakı içmenin bahanesi yoktur. öyle bukowskilik sözlere de gerek yoktur. rakı varsa içilir. şalgam varsa içilir. öyledir yani. meze varsa yenir. midye dolma varsa limon sıkılır, kokoreç varsa turşu biber mütemmim cüz olur, neşet ertaş varsa dinlenir, yoksa bulunur yine dinlenir, erkan oğur varsa, ne diyim daha, erkan oğur işte ya, onunla rakı içilir be abi. seçim sonuçları güzelse zevkten, kötüyse gamdan içilir. umarız haftaya güzel haberlere içeriz. ahanda bağladım galiba yazıyı bir şekilde. yihhuuu.

selametle kalın bozkırın tezeneleri.

Reklamlar

2 comments

  1. Gülce ablacığım oraya gittikten kaç ay sonra ilk işini buldun? birde ilk gittiğimizde kendi işimizimi yapmak zorundayız yoksa iş bulana kadar basit işlerde çalışabilirmiyiz ?

    • selamlar,

      iş bulma durumu tabi kişiden kişiye değişiyor, biz iki ay içinde bulduk. pr vizesinde illa mesleğinizi yapmanıza gerek yok. istediğiniz her işi yapabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s