Duymuştum şehirdeydim

Selamlar okuyucu,

The Smiths’den heaven knows i’m miserable now dinleyerek günün ilk birasının açılışını yapan bloğunuz vakitlice yayında. Melbourne sağolsun tam Smiths dinlemelik bir hava var. Kara kış, rüzgar, arada beş saniyelik güneş görüntüleri, kırmızı biriketli evlerin arasından güneş gözlüklerimiz, berelerimiz ve montlarımızla rock star vari bir geçiş yapıyoruz. Cuma akşamı biralarıyla ilkay akkaya ve kazım koyuncu dinlerken yine gavur hayranlığı yaparak araya smiths atan bloğunuz vakitlice yayında. Vakitlice on air.

Sabah kahvaltımızı efendi gibi evde yapıp, ekmağınızı sağlam yiyin diyen kukla dayımıza selam çakarak kendimizi dışarı attık. Bizde adet budur, eğer evde yersek bunu kendimize en az üç gin dışarda yeme kredisi olarak alırız, har vurur harman savururuz. Ruhun sarışın diyen teoman gibi, ruhumuzda var bohem hayatlar.

Şehirde yürümeyi özlemiştik çünkü, öyle özel bir şey yapmalık durum yoktu. Kahvemizi içecek, gelene geçene bakacak, tramvaylar ne kadar güzel ya diyecektik. Öylede yaptık. Gülcenin bi yeğeni üniveriste sınavına girecek yaşa geldiğinden tam bir ergen olarak gülceden kanguru taşağı anahtarlığı istemişti, biraz da ondan aradık, ucuzu var mı diye dolandık. Daha önce gülce abisine almıştı, abisinin oğlu bunu çok sevmiş olacak ki, iki tane istemiş, arkadaşlarla kanguru taşağı muhabbeti yapıp, aşırı gülecekler, ergenlik en sevdiğim dönem. 25 yaşına kadar ergenlik yaşadığım için çok iyi anlıyorum. Hediyelikçi dükkanlarına baktık biraz pahalı geldi, hadi dedik eminönü alt geçide gidelim, yani halk pazarına doğru, ver elini queen victoria market. Giyim kuşam, hediyelik, her şey var. Bi iki dükkana sorduk, en son birinden almaya karar verdik, gülce bana dönüp, nasıl iyi mi diye sordu, hangi ara kanguru taşağı konusunda uzman olduğumu anlamamıştım, good quality diye bağırıp, satıcıya baktım, onayladı, sanırım yeni bir mesleğim oldu, kanguru taşaklarınız kontrol edilir, overlok makinası ayağınıza geldi.

Geçen hafta erken saatte bu markete ev alışverişine gelmiştik, uzun zamandır pazara çıkmıyorduk. Normalde iğne atsan yere düşmeyen pazar yerinde kimsecikler yoktu, hele balık pazarı bayağı boştu, hayat şartları giderek zorlaşıyor demek diyerek yorumumu yaptım, gülce ısrarla çok erken geldiğimizi, sıkıntı olmadığını iddia etti. Anlaşamadık, o zaman gel hot jam donut yiyelim diyerek pazardaki american donutcasına gittik, eski bir minibüste taze, sıcak, içi mis gibi reçelli donut aldık, beş tanesi 11 lira, anamızın evindeki gibiydi, keyifle yedik.

Bugünde kanguru taşağını alınca, pazar yerindeki brick lane breweryde bi mola verelim dedik, pazarın avlusunda bi abimiz bart simpsona selam çakarcasına saxofon çalıyordu, balkondan biramızı yudumlarken, onuda keyifle dinledik, bira bitince bardağı çantamıza atıp eve getirdik. Evde bira bardağı stoğum azalıyor çünkü, son senelerde çok taşınınca, atma kırılma derken iki üç bardak kalmıştı, bu yeni bardak iyi geldi,.

Aslında pazardayken don da alıcaktık ama hava sağolsun yordu bizi, donsuz bir şekilde döndük. Gülce benim don değiştirme alışkanlığıma çok gülüyo, bekarken anne baba evinde hiç don almışlığım yoktu, annem alırdı evin erkeklerine don atleti. Yeni don atlet aldığı günler cezaevi görüşü gibi olurduk, temiz iç çamaşırı, kısa maltepe, üç beş kuruş harçlık. Evet, boxer denen olay çıkana kadar hiç don almamıştım, en fazla annemle beşiktaş pazarına gidip beraber aldığımız vakiydi, coşkun çamaşırları sponsorluğunda, seher yıldızı da olabilir, bilemiyorum. Bi de askerde peygamber donu vermişlerdi, hayatımda giydiğim en kaliteli şey o donlar olabilir. İnanılmaz rahatlardı. Bahriyeli olduğum için bi de kaput vermişlerdi, ne zaman izne gelsem millet montun güzelmiş, nerden aldın diyodu, askeriz aga diyince, siktir lan askeriye ne kadar kaliteliymişe dönüyodu mıhabbet.

Don diyoduk, son zamanlarda koşuya falan ara verince, götümüz büyüdü haliyle, bruce banner’ın hulka dönüşürken kıyafetlerinin yırtılması gibi, donlar götümde yırtılıyordu, adeta yerli hulk oluyordum, dünyayı kurtarmak yerine, hulkun sesi gazetesinde köşe yazıları yazarak destek oluyordum davaya.

Neyse koşulara geri döndüm de hem götüm hem donlar rahatladı. İki ay sonra melbourne maratonunda yarı maraton koşacağım, nerden girdim, kim için girdim bu işlere diye ağlayan erdoğan demirören gibiyim. Hem ağlıyorum hem koşuyorum. Hayatımda ilk defa bird de bağış toplama işine girdim, australian cancer research foundation için 200 dolares toplarım dedim, eş dost, iş yerindeki dostlar sağolsun 400 dolares topladım. Ekim ayında benim patron da gelicek brisbanedan, beraber koşucaz, oflaya puflaya o 21.1 km koşulacak, üstüne keyif birası atarım sekiz ay falan. Ahahahahahha,

Bunu daha önce yazdım mı hatırlamıyorum, nietche’nin “kötü hafızanın iyi tarafı, şeylerden her seferinde ilk sefermiş gibi zevk alabilmektir” diye bir lafı varmış diye yazmış, uruguaylı golcü ekşi sözlükte. Güzel laf yaz bunu diye not almışım ben de. Neyse bunu yazdım mı dediğim bölüm o değil, şurası, geçenlerde bir sabah paslı bir cam demirini düşünerek uyandım. Yine geçenlerde bir gün abbostfotd conventte arkadaşlarla dolaşıyorduk. Arkadaşım paslı bir cam demirini görür görmez telefonunu çıkartıp fotoğrafını çekmeye başkadı. Hava yeni yağmış, güneş açıyor, ışık harika. Biz tabi gülceyle hemen başladık takılmaya, vay ara güler, hemen buruşuk suratlı yaşlı ya da donlu fakir küçük çocuk bulalım abime. Arkadaş espriyi anlayıp, ben çekmesem siz çekmeyeceksiniz sanki kodumun hipsterları diye atarlandı, güldük, güzel bir andı. Sabah kafamda hayali konuşmalarla uyandım. Paslı cam demirinin geçirdiği dönüş üzerine tezimi anlatıp arkadaşlarımı mest ediyordum. Yılların içinde güneş, yağmur, rüzgar derken demirimiz hiç birine karşı koyamamıştı, sonunda paslanmıştı ama hala yerli yerindeydi, hatta gören gözler için fotojenikti bile, tıpkı bizler gibi, başladığımız noktayla geldiiimiz noktada belkide paslandık, güneşe yağmura rüzgara karşı koyamadık belki, değiştik dönüştük. Birileri gelip fotoğrafımızı çeksin diye bekliyoruz belkide. Ne başlangıç noktasıydı ama. Şaşalı gelecek hayalleri, belki de öyle olmamıştı, belki de sadece yaşandı, hayal dahi edilmedi. Dün akşam cuma akşamından aldığım güçle biraları hüpletirken diyordum gülceye, ben de heralde yılların sonunda bütün çevrem arladaşlarım beni terketsin diye yola çıkmamıştım, ama öyle oldu, zamanın içinde dağıldı her şey, acıtmıyor sevdan çalıyor belki fonda yaşardan. Paslı cam demiri görünce fotoğrafını çekmek istemedim belki, arkadaşım daha naif, küçük çocuğu var, sanatçı ruhlu bi adam, böyle şeylere heyecanlanması güzel. 

Neyse, ne diyordum bira bardağı stoğu azaldı, taşınmalar yüzünden. Çok taşındık son zamanlarda. Melbourne, brisbane, melbourne derken götümüzü bi yere koyamadık, götümüzle çok derdimiz var, donu bitmiyor, yere koyması bitmiyor. Aslında meramımı anlatmak için kıvranıyorum. Bir şeye sahip olmanın sanki bir suçmuş gibi hissettirildiği ailelerin çocuklarıyız biz, suç da değil aslında fakirliğin getirdiği sahip olamama durumu, ursula le guin’in de dediği gibi, mülk allahındır, mülksüzler, sayfa 112. Sonunda götümüzü yere koyduk, annemin deyimiyle bir eve yazıldık. Hep öyle tavsiye eder annem, bir eve bari yazılın tayfunnnn. Kooperatif demek istiyo sanırım yada toki. Sonunda karşı koyamadık, götümüz büyür, yaşımız çok olurken, hayat gailesinin en büyük sorunu barınmayı çözmek istedik.

Onların uşakları var bizim dostlarımız diyen tuncel kurtizi anmak istedim burda. Ama bu sözün konuyla hiç ilgisi yok, araya sıkmak istedim sadece. Rahmetlinin zamanında ntvde tuncel kurtiz ve dostları diye bir programı vardı. Çoğu zaman alkol kanımda dolaşırken maradona live is life klibini izledikten hemen sonra bu programı açarım yutubda. Nejat işler, rasim öztekin, kenan imirzalıoğlu ve diğerleri. Bu program çölde bi vaha gibi. Sevdiğim insanlar, yarım saatliğine efsane muhabbet ediyorlar. Rasim öztekinli bölümde inanılmaz tatlı iki arkadaşın mükemmel muhabbetini dinliyorum, bir ara denize girip yüzüyorlar, o kadar güzellerki. Nejat işlerli bölüm en sevdiğim, steve jobsun işi varmış katılamamış. Nejat işlerle tiyatro konuşuyorlar, futbol, fenerbahçe konuşuyorlar, tam emek sinemasının kapatılmak istendiği zamanlar, emeğin feneri sönmesin diye pankart yaptırıp kadıköyde maça sokmaya çalışıp, polislerle arbedeye giren nejat işler. Programın bir noktasında tuncel kurtiz nejat işler’e insanın bir evi olmalı bu hayatta diyor, iki fazla, başını sokacağı bir ev. Çok içime işleyen bir söz oldu ilk dinlediğim andan beri. İnsanın bir evi olmalı kısmı değil, iki fazla diyen bölüm, bence de öyle, her şeyin fazlası zarar. Velhasıl kelam biz de sonunda götümüzde yeterince dert yokmuş gibi, bankalarla borç harç işlerine girip, penbe panjurlu bir eve yazıldık, balkonundan kuş sesleri ve white horse road üzerinden geçen tramvay sesleri duyuluyor. Günün ilk birası bir dünya kredi borcu ve sonsuz bir mutluluk deryasında açıldı bugün. Sizinle de paylaşmak, kendi tarihçemize bir not düşmek istedik. Kanguru taşağı, paçalı don, kuş seslerine karışan tramvay sesleri ile geçireceğimiz güzel günlerimiz olsun, deniz göktaş, imamoğlu özgür olsun, onlar da şeker yiyebilsinler. Sağlıcakla kal okuyucu.

Yorum bırakın