Dünya yanarken saçını tarayan blogunuz vakitlice yayında dostlar.
Okuyucu diye hitap etmedim fark ettiğiniz üzere zira ben o yazar değilim, ayrıca bizi okuyan üç beş kişi de dostlar.
Selamlar efendim,
Kıdemli yazarımız Tayfun çok nazlandı, yazma modunda değilmiş. İş başa düştü dedik, daha 23 Nisan’a da epey var ama bugün yazar koltuğuna bendeniz oturdum. Cama “dikkat acemi sürücü” anlamına gelen P işareti yapıştırayım da bu yazıdan beklentiniz düşük olsun,kendinizi de kollayın.
Ne demişti Ahmet Kaya vaktiyle? Şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan sevişirdik. Biraz öyle zamanlardan geçiyoruz be okuyucu, durmadan sevişmek yerine durmadan geriliyoruz sanki.
Ama biz yine de çok şey etmeyelim tabi zira vurdumduymaz blogun yaptı tabii yapacağını yine. Aylar önce çok ucuz uçak bileti var Hobart’a alalım mı cümlesi sonrasında kendini 3. Dünya savaşı esnasında saçlarını tararken, Hobart’da gezip modern sanat överken buldu.
3 hafta önceydi di mi, bir cumartesi akşam üzeri, büyük Trump’ın küçük insanların üzerine füze attığını henüz bilmezken evde miskin miskin oturuyorduk. Kız kardeşimden gelen bir telefon,babamın hasta olduğunu öğrenmem (spoiler alert şu an iyi kendisi şükür,sorduğun için sağol okuyucu), hemen o akşam Türkiye bileti bakmaya başlamam ile Körfez ülkelerinin hava sahalarını kapatması arasında dakikalar vardı. İşte hep böyle çiçek böcek değil ya hayat, herkes payına düşen endişe,üzüntü,stres ne ise yaşıyor.
Kasaba yanarken saçını tarayan bir orospudan bahsedilir bildin mi okuyucu? Bildin di mi!
Babamın bir hafta içinde çok şükür iyileşmesi şu ucuza alınan Hobart biletlerini kullanma konusundaki tereddütü azalttı. savaş mı yok o durdurmadı bizi, let them eat cake. Şaka şaka okuyucu, o kadar çok git gel yaşadık ki hepi topu 3 günlük tatili yapmak ile yapmamak arasında. Sonra karşıma çok sevdiğim Ece Temelkuran’ın bir röportajından kesit çıktı. Diyordu ki belki de dünya tarihinde ilk kez insanlar gelecek zamanda yas tutuyor diye. Yaptığı her güzel keyifli aktiviteye “belki de bir daha yapamam”; gördüğü her güzel doğa parçasına “ belki de göremeyeceğiz bir süre sonra”, yaşadığı her demokrasi özgürlük kırıntısına da yitireceğini bilerek tutunuyor…. Bu minvalde bir şey idi. O an o his geldi. Dedim şehirlere bombalar yağarken biz durmadan sevişmeliyiz belki de kim bilir son sevişmeler,son güzel gezmelerdir diye. Bu tabii benim çapraşık iç dünyam. Tayfun kalk gidelim ya işte dedi ve ben de okay dedim.
****
Selamlar okuyucu, ben geldim. Günün ilk birasıyla gelmedim, ikinci ağrı kesicisi ile geldim. Yok, hayır, bu trump beni delirtecek hezeyanı değil, üzerine afiyet gut hastası olmuşum. Herkes zengin hastalığı der ama hastalığın hası budur okuyucu. Göndermemizi yaptıysak başlayalım o vakit. Vakitlice onlayn, gülce hanımdan devir teslim aldık yazıyı, biraz kullanır, geri veririz, nolcek ya.
Ahmet Kaya demişken, birisi şey demişti zamanında, “sen benim ne çektiğimi nerden bileceksin diyosun da her şeyi yazmış, söylemişsin şarkılarda, biliyoz artık” ehehehe güzel tespit, tabancanı helada unutmandan, acı yediğin gecelerin sabahında helada söylediğin içimde ölen biri vara kadar, ya da bi arkadaşın sormuş, ne yedin amk, için ölmüş senin diye. Neyse, daha fazla uzatıp çözüm süreçlerine zarar vermeyelim.
İyi bayramlar olsun okuyucu. Sabah bayram namazıyla başlayıp, üstüne ailecek sucuklu yumurtaya giriştiğiniz bir bayram diliyorum, namaz çıkışı fırından alınan sıcak ekmekle elbet. Tarabya’da oturduğumuz vakitler, namaz çıkışı Sarıyer’e geçip, bi de aile boyu Sarıyer böreği alırdık, oh, bayram gibi bayram. Bayramlarda Kanat Atkaya’nın bir vakit Hürriyet gazetesinde yazdığı bir yazıyı okumayı çok severim, sonu çok güzel biter, meyhanecilerin size haşırtdıdı bilekbört geçirmeyeceği bir bayram dilerim diye. Ehehehe, keyifli zamanlardan kalma. Biz de adet öyleydi. Bayram namazı, bayram kahvaltısı, küçüklerin gözleri, büyüklerin elleri derken soluğu arkadaşlarla meyhanede alma. Bayramın hası canlı müzik, kulakta patlayan klarnet, bira ve patatesle geçendir.
Bayramlarda aileyi arıyoruz bittabi. Benim pek aram olmaz, klasik fakir türk ailesi mantığı, her aradığında borçlu çıkarsın, hep bişeylere, hep bi avukatlara para lazımdır, o tarla çok önemlidir, o arsa dededen sekizyüzelli yıl önce kalmıştır falan filan. Kırkbeş yaşına gelince hallettim artık, kontra yapıp kendim ihtiyacım varmış gibi para istiyorum, muhabbetler bi kısalıyo, işime geliyo. Bayramdan bayrama aramak, en sevdiğim taktik. Gülcemin işleri gayet tıkırında o minvalde, çok güzel, adile naşit, münir özkul tipi aileye sahip, o zaman dadlanıyo ortam, tereyağlı ev baklavasına dönüyo. Ev baklavası demişken, demin geldik Türk marketinden, buzlukta su böreği, sarma, savaş günlerine eşlik etsin diye köfte, tavuk ve bezelye var. Bezelye evet, seviyoz, yaşlandık artık, bezelye, bamya, ve diğer şeyler.
Ha, evet, Hobart’a gitmiştik biz. Onu anlatıcaktık. Tazmanya, ah Tazmanya, tassie. Yeşilin yeşil, mavinin mavi, koyunun koyun, okyanusun okyanus olduğu memleket. Güney kutbuna en yakın olduğumuz nokta. Üç günlüğüne gittik, yirmi sene anlatırız. Balığa, deniz ürünlerine, keyife, guinnese doyduk. Olabildiğince tarihi, ilk kutub kaşifi bi abimizin kaldığı The Hudley otelinde kaldık. Zamanı 1873 gibi dondurmuşlar, yerler halılı, merdivenleri gıcırtılı, odaları yüksek tavanlı güzel bi otelimizdi. Akşamları barı dört gibi açılıyor, dört altı arası happy hour, mesut süre desek yeri. Yaş ortalaması 183 olan otel müşterileri ile çok eski, vintage ötesi koltuklarda içilen biralar. Yan koltukta, yaşlı amerikalılara amerika maceralarını anlatan yaşlı osuruk aussiler. ( Gülce’den notlar: ilginç bir şekilde bu tatilde beni en çok etkileyen şeylerden biri bu otel oldu. Ülkenin en eski ve hala işleyen oteli diye okudum. Kimler gelmiş kimler geçmiş. Aslen Tazmanyalı ünlü Hollywood yıldızı Errol Flynn daha 18 yaş altı iken gelir içer takılırmış burda. Tazmanya bülbülü dedikleri opera sanatçısı Amy Sherwin burada konser vermiş de adını bir salona vermişler. )



Hobart Avustralyanın en az yağış alan başkentlerinden biri. Gittiğimiz gün şehre yıllarca yağmayan yağmur kendini boca ediverdi üzerimize. Olsun dedik gezginin makbulü ıslansa da oflamadan puflamadan keyif almaya devam edenidir. Liman tarafında böyle bizim Eminönü balık ekmek tekneleri misali suda yüzen yanyana fish and chips ve deniz ürünleri dükkanı var. Aldık balıklarımızı yağmurın altında ıslana ıslana yedik. Aslında Tazmanyaya yıllar önce gelmiştik bir kez ama Hobartta pek vakit geçirememiştik. O nedenle bu sefer pek başka yere kımıldamadan,araba sürmeden adeta Evropa turisti gibi olup sadece Şehirde vakit geçirelim istedik. Yağmurda sığındığımız her küçük alanda sanat attı üstümüze Hobart. Boyasını,fırçasını alan buraya yerleşmiş sanki.
İkinci gün şehri çevreleyen kunanyi/wellington dağına gittik okuyucu. Tur satın almıştık. Hava durumunu bilemediğimizden yanımıza giderken sadece eh işte montlar ve yağmurluk almıştık. Zirveye çıktığımızda telefonlarımız eksi dört derece diyordu, siki tutmuştuk, yüz felci geçirmeye ramak kalmıştı. Havadaki su zerrecikleri ile şehir manzarası da yok denecek kadar azdı. Ama olsundu, sevgimiz vardı, götümüz donabilirdi. Dondu da.




Akşam Drunken Admiral diye bi lokantada güzelce karnımızı doyurup, kendimizi şehre bıraktık, ya da bırakmadık, çok soğuk ve yağmurluydu, biraz yürüyüp, otele döndük. ( bu mekan turistik böyle tatlı salaş bir balıkçı meyhanesi. Tüm mekan bir gemi gibi tasarlanmış. Yemekler çok lezzetli idi. Seafood chowder denen bir nevi balık çorbası söyledik ayıptır söylemesi okuyucu. Tabak altında çorbanın tarifi olan bir kâğıtla geldi. Ay ben bir sevin bir sevin. Aa ne tatlı insanlar falan. Sonra baktım kağıdın alt kısmı yani malzemelerin bitip tarifin başladığı kısmı yırtılmış. Hay Allah dedim bize yırtık denk gelmiş. Dur gidip söyleyeyim derken Tayfun ah benim safım bakışları atarak, bunun bilerek olduğunu anlatmaya çalıştı. )




Sonraki gün Mona adlı galeriye gittik. Modern ve eski sanat müzesi. Buraları gülce anlatır size diye umuyorum, biz şehirden ido vapuru ile gittik, çok güzeldi, tasman bridge denen harika köprünün altından geçtik, dünyanın en büyük çinko fabrikarından birinin önünden geçtik, Monaya vardık. Çok değişik ve çok güzeldi. Sonrasında bahçesindeki çimlerde öğle atıştırması yapıp, güneşin yüzünü göstermesiyle biraları afiyetle içtik. ( Mona aslında benim için bu Hobart seyahatinin en önde gelen sebeplerindendi. Beni en çok binanın mimarisi ve üzerine oturduğu arazi ve manzara etkiledi dersem sanat severler tarafından linç edilirim belki. Şaka bir yana oldukça etkileyici eserler ile birlikte bu ne şimdi dediğim ve modern sanatta sınırımın kaka ve estetikten uzak çok sayıda cinsel uzuv olduğunu fark ettiren eserler de. Ama genelinde kesinlikle dolu dolu ve insanı etkileyen,keyif veren,düşündüren bir müze. Aslında benim aklım daha çok şehir müzesinde o esnada olan bir başka sergide kaldı ama kısmet değilmiş. Sanata doyduk şükür)



















Şehir merkezinde limanın yanında Salamanca diye yer var, asmalı mescit, nevizade gibi düşün, yanyana lokantalar, alışveriş dükkanları, sanat galerileri. İkinci akşam burdaki bi sanat galerisinin önünde piknik sandalyaleri ile oturan üç dört kişi gördük. Daha önce melbörnde de böyle şeyler görmüştük, ya evsizlere yardım, ya buraların en popüler sporu footy grand finali öncesi mahalle toplaşmaları babında. Öyle bir şey zannettik. İkinci akşam üç beş kişi, on on beş kişi olmuştu. Alla alla noluyo derken, gülceye dedim bi sor bakalım, neymiş bunların derdi, bişiye ihtiyaçları varsa ateşleyelim beş on lira, genç adamlar ceplerinde bulunsun, lazım olur diyerek. Pazar sabahı sanat galerisinde yerli bi ressamın sergisi açılacakmış, ilk girenler eser satın alabilecekmiş, o yüzden iki gündür uyku tulumu ile sokakta, soğukta yatıyorlarmış. Hayatımda çok zengin gördüm, böylesini ilk defa gördüm ama, yok ebenin amı ali sami dedim. Çok sövdüm, gel gidelim, biramızı zıkkımlanalım, yatıp uyuyalım dedim. ( bu arada mevzu bahis sanat eserlerinin fiyatlar 30 bin dolardan başlıyormuş. Eh sudan ucuz, bunun için elbette 2 gece önceden sokakta yatılır.)

Hayır abicim, ben parasında değilim, belki parasındayım evet, olabilir. Çünkü gündüz, Richmond adında turistik bir kasabaya gidecektik, belediye otobüsü kullanalım dedik, ama turistiz, akbilimiz yok, parada geçiyo dediler, sadece nakitmiş, sıranın en önünde beklerken öğrendik, hasiktir ya diyerek oflayıp pufluyoduk, bi teyze bize para verdi, alın kullanın dedi, biz size inince şeyettiririz desekte kabul etmedi, ne güzel insanlar var dedik, çok dua ettik, biz de başkasına iyilik yapalım dedik, ruhumuz coştu, altı üstü yedi lira atmış kuruş için. Akşamına bu sanat sepet zengin tayfası piç etti parayla ilişkimizi, otuz bin dolares vermek için soğukta kapıda yatan zenginler, zenginlerimiz. ( Richmond hakkında bir şey yazmamış Tayfun. Ben ekleyeyim azıcık kazıklanmış hissi uyandırdı bize bu aşırı övülen minik kasaba. Gitmesi bir saat gezmezi 20 dakika süren tatlı minik bir yer. Bir antika dükkanında bağlama görünce epey şaşırdık. Böyle aferdersiniz mal görmüş magribi gibi bakarken satıcı ile göz göze gelince tabii sorduk sen ne alaka kardeş diye. Aa dedi o baglama satıldı. 600 dolara gitmiş. Burda dedi ezoterik enstrümanlara meraklı bir müzisyen var da. Biz daha ezoterik şokunu yaşarken ben de çalabiliyorum bağlama dedi son derece Jason tipli Aussie satıcı, zaten ben dedi tamir ettim bunu, Londrada bir türk yapmış 1970lerde diye ekledik. Güzel kültürümüz kıtaları dolaşıp buraya gelirken ezoterik oluvermiş.)





Bu Salamanca’da The Whalers diye bi pub vardı. İlk gün orda bi bira içmiştim. İkinci günde uğradım ve dahi üçüncü günde. Tam bir müdavimcilik örneğiydim. Burada turistler geliyor, iki üç bişi içip, sonra başka mekanlara geçiyorlar, yerli halkın yaşlı erkekleri ise yalnız ve genç kadınları nasıl kafalarım diye avda bekliyorlar. Hepsini izlemesi çok keyifli. Bi bira daha lütfen.
Cumartesi günleri salamanca’da market oluyo, pazar yani. Her telden iş var, incik boncuk, ahşap, tahta, et tavuk deniz ürünü, ne ararsan. Ortam harika. Cuma akşamları ise hobart belediyesi şehrin tam ortasında bi night market yapıyo, akşam pazarı yani. Sadece yeme içme ve canlı müzik. Biz de eksik kalmadık, güzelce karnımızı doyurduk, sonra canlı müzik sahnesinin önüne geçtik. Sanatçılar çaldı, zengin hobartlılar oynadı, biz izledik. Tatil böyle bir şey işte, sanatçının dediği gibi, şehirlere bombalar yağardı, biz hiç durmadan sevişirdik.








