Selamlar okuyucu,
Günün ilk birasını açan bloğunuz vakitlice yayında. Terlemiş beyaz tişörtü kirliye attıktan sonra açıldı günün ilk birası. Neden terlemişti? dur onu anlatırım sonra. Beyaz tişörtle her şeyi kombinleyebilirsin, inanmayan duman’dan sor bana pişman mıyım şarkısının klibini izlesin diye not almışım telefona, onu araya şeyettireyim dedim önce. Evet, vakitlice onlayn, vakitlice on the air.
Mamas gun grubundan ‘this is the day’ şarkısıyla açıldı günün ilk birası. Ne güzel klip çekmişler adamlar ya. Nehirde süzülerek yağ gibi akıyorlar, şehir ve şarkı birbiriyle adeta iç içe geçiyor, iç açıları yüz seksen oluyor.
Yine uzun uzun aralar verdik, gelecek yıla sarkacak o diğer araya kadar bi şeyettirelim dedik bloğu. Şehir hayatına karışan pasifik görüntüleri arada cızırdama yapıyor, uyumlanmaya çalışıyoruz. gelecek ne olacak, ah ulan geçmişim, kira öderken başkasının ev kredisini ödüyoruz aslında, kenara para atmak lazım hacı derken, eve söylenen altı bira ve dürümlerle kapanışı yapıyoruz. Makinaya çift atılan çorapların hep tek çıkması gibi, bizim mayışı da yiyen bir çorap teki canavarı olmalı. Ama bu sefer kafaya koyduk, yapıcaz lan dedik. Yapıcaz..
Geçenlerde evde oturmuş yine biramı içiyordum. Çok sevdiğim Gülşah Güray ve Kanat Atkaya yutuba yeni Jacktalks bölümü atıp, Chris Cornell konuşmuşlar. Chris Cornell gelmiş geçmiş en rocknroll fotografik figür bence. Kilo verince olmak istediğim iki insandan biri, diğeri, Julian Casablancas. Olacak bir gün, olacak, yapıcaz. Neyse sevgili dostlar Chris Cornell konuşurken arada eski fotoları dönüyo. Bi tanesini çok sevdiğimiz dostlarımızın beş yaşındaki çocuklarına benzettim, sonra kendilerine de söyledik, çocuğun babası kafayı yedi, aman abi, bu nasıl güzel benzetme diye, çok mutlu oldu, çocuğun bi boktan haberi yok, tayfun bana beybiçino yapsana diyo.
Kilo vericez diyoduk. Geçenlerde artık tartı yerine köy yerlerindeki mahsül tartmaya yarayan tonluk tartılardan bakmaya başlayınca dedik bi diyet neyin yapalım, götü göbeği saldık, diyet yetmez koşalım bi de üstüne. İlk gençliği aşırı sportif geçen bendeniz için koşmak, atlayıp zıplamak hep kafanın bi yerinde var zaten. Ha adını anmışken bendeniz ne güzel hatundu ya, sesi de bir o kadar güzel. Ağlayayım mı diye başlayınca, ağlaya ağlaya devam ederdik, ergen halimizle, yorgan altlarında. Bi de bi kere radyo dinlerken, akşam programı, radyocu kimdi hatırlamıyorum, belki geveze olabilir, ya da hakan gündüz, o sırada köprüde olan bendenize bağlanıp yol durumunu sormuşlardı, çok mutlu olmuştum o an böyle bir şeye denk geldiğim için. Sevdiğim bir ünlünün bizim gibi trafikte olması da bi hoşuma gitmişti. Bi kere de yine işten dönüyoruz, patronun arabasındayım, radyo açık, okan bayülgen var, köprü yolundayız, okan bayülgen, “oğlum yıldızdan köprüye bağlanırken, üniversite öğrencilerini duraktan alın, sevaptır” demişti, hem gülmüş hem çok sevinmiştik o an okan bayülgen böyle bir anons yaptığı için. O zamanlar işe patronla gidip geliyorduk, sabahları hep açık radyo, ömer madra. Ne güzel sesi vardı ya ömer madranın. Nilay Örnek Nasıl olunur podcastinde kendisin olduğu bölüm en favorilerimden.
Bak lafı nerelere getirdin okuyucu gene. Seninle konuşurkende laf lafı açıyor şekerim, susmuyosun ki. Derken yutubda şarkı değişti, kings of convenience – me in you başladı. Süper klipli şarkılardan. İlk çok sevdiğim bi abim ve ablam dinletmişti, hala her dinlediğimde onları hatırlarım, bergen sokaklarında dronla gezerken. Bergen ya Norveç şehri olan. Hem bu kliple hem en sevdiğim nordik yazarlardan Karl Ove Knausgaard sayesinde çok aşina olduğum o harika yer, kızıl elmam. Bir gün gidip görmek nasip olur işalla, çünkü oralar bana hep vaad edilmiş topraklar.
Terli tişörtümü kirliye attım ya, gülce boş durur mu o da attı, üstüne bi de duş almış. Pazar akşamı çöktü buraya, çocukluğun getirdiği refleksle hep banyo yaparız pazar akşamları. Kafamıza tasla vuruyoruz bazen, bazı travmalar hiç geçmemeli, hep kalmalı ve bize o güzel zamanları hatırlatmalı. Geçen yutubda birileri diyordu, belli bir yaşa gelmiş insanın depresyondan çıkması için arada kafasına tasla vurularak yıkanması lazım diye. Çok güldük, bizce çok güzel tespit. Bak yine şarkı değişmiş, ben ikinci biramı açarken. Ari barokas – ömrümüz yine geçiyor çalıyor. Bazı şeyleri not düşmeyi unutyoruz böyle zamanlarda aklıma geliyor. Ari Barokas’ın solo albümü Türkiye’de 2010 dan sonra yapılmış en iyi albüm bence. Tam bir halk ozanı işi. Bayılıyorum dinlemeye. Boşuna dumancı değiliz beyler bayanlar.
Yoldan gelmiştik okuyucu. Terin, pisliğin, kokunun sebebi o, kusura bakma. Deodorant falan sıkıyoz ama, çöl sıcağında, dört saat direksiyon sallayınca, kumaş koltuklar, koltuk soğutucu olmayan, kliması düzgün çalışmayan eski model bir subaru ile bu kadar oluyo. Biz de isterdik, her şey güzel olsun ama olmadı işte. Bazen olmaz çünkü. Bazen sadece güzel bir zeytinyağına, bir nehre bakıp güneşi batırırken, birer kadeh daha şarap mı içsek ya, bi de o pahalı zeytinler oluyo ya, ısıtıp getiriyolar, onlardan mı söylesek, ha ne dersin? Olsun be, ikinci kadehten alınan gücümüzü kullanıcaz diyerek har vurup harman savurmayı normalleştirmeye muhtacız biz. Çünkü öyle, çünkü öyle okuyucu, ağzına terlikle vurdurma şimdi, geliyo bak, hiş, hop, ordaki. Eve gelip, duşunu alıp, bi kadeh rakını koyarken, nazende sevgilim dinlemek için yapıldı o iki poşet market alışverişi, evet. çünkü sıradaki şarkı sana gelsin, ben böyleyim, athena tamam mı okuyucu. Sen de sanki çok şeysin, konuşturma bizi.




Bi yükseldik sana karşı, kusura bakma, kendimizle derdimiz aslında. Koşucaz biz çünkü, çok koşucaz, amok koşucusu olucaz belki, matrixte rol alıcaz. Ne matrixi mi, cahil cahil konuşma okuyucu, aç izle animatrix serisinin, gör bakalım neymiş amok koşucusu. Ama önce birer kadeh rakı daha dolduralım. Şaka lan şaka, koşuyoz biz. Önceleri yüz metre koşsam yeter lan, usain boltta o kadar koşuyo zaten diye başlasakta, sonra bi kilometre oldu, beş on derken, yarı maratona geldi dayandı. Koştuk, koşuyoruz, hayat gailesi ile mücadelemizi başka bir kulvara taşıdık, orta yaşlılıktan aldığımız güçle, yeni heveslerin peşindeyiz. Biz de isterdik, “tayfun üstü açık bmw almış, orta yaş krizi işte” diye arkamızdan konuşulsun ama, işte nasip. Koş tayfun koş, run rabbit run, run lola run, run forrest run, nazım hikmet run.
Yoldan geldik diyorduk okuyucu. Yıllık geleneksel Echuca Riverboats Music Festival gezimizi yaptık. Cuma gününü de bağladık, vurduk yola. Melbörnün kuzeyine, çöle doğru, üç saatlik hasbihal. Yolda verilen kahve molaları. Dünyanın en kötü kahvesini bulana kadar durmak yok, asla. Oğlum bazı yerler gerçekten çok kötü kahve yapıyo, ya tek yapıcan makinenin verdiği kahveye sıcak süt koymak, nasıl bu kadar kötü yapabilirsin, yeteneksizsiniz. arada iyi yapan yerlerde yok değil, mesela Kyneton, The Town Roaster. Yolun düşerse uğra, bi tost ye, bi çay iç, bişi iç. Güzel ortam.



Festivalin ikinci günü, yani cumartesi alandaydık. Önce eski usül, yandan çarklı teknede, Murray nehrinde açılıp, Norwood adlı bi grubu dinledik. Sabah kahve içerken dinlenicek şarkılar playlistine atılacak bir grupmuş, sakin sakin nehirde akarken iyi geldi. Sonra öğlen bir buçuk gibi, cipsimiz, çeri domateslerimiz, çengelköy salatalıklarımız, eski kaşarımızla alandaki yerimizi aldık. Saat bir buçuktan, güneşin battığı dokuza kadar alanda gölge peşinde koştuk. 33 derece sıcakta, ayıldık, bayıldık, aha şurda gölge var diyip, piknik sandalyeleri ve yiyecek çantamızla, kah oraya kah buraya koştuk, başıboş çocuk terörü arasında(family friendly festival) on, on beş kere yer değiştirdik,o ara çıkan boktan bütün grupları dinledik. Line up gerçekten çok boktandı. Taki güneş batıp, oh diyene kadar. Günün son grubu, Living End çıktı. Doksanlar sonu, ikibinler başı punkrock grubu imiş. Bizim Kurban, Athena arası. Ne iyi geldiler be. Oh diyerek gittik, yol üstü motelimize.



Bu sabah uyanıp, yan kasabanın boktan pazarına gidip, dünyanın en boktan kahvesini bulup, öyyk diyerek yola düştük. Hedef, avustralyadaki Meksika. Cactus Country. God bless america diye başladık bad bunny gibi. Bak bak şekle bak, herşeyden de haberimiz var diyo kunduz. Gündem bizden sorulur diyo. Gülce gördüğü her bir kaktüse vaaavvv, voovvvv diyerek hayranlıkla tamamladı kaktüs bahçesi turunu, üstüne taco şenliği, ohhh, miss. Meksikalılar güsel insanlar, cartelleri hariç, bizim cartelimiz daha güzel, hem cehennemden çıkan çılgın Türk dimi, albayım.



















İki buçuk saatir şuraya olan kısmı yazdım, gülceme dedim al oku, aaa ne kadar kısa sürdü diyo. Klasik olarak 45 yıl + kısa dedim. Yine çok komiktim. Ve de seksi ve de şişko.
Kendime koşarken dinleyeceğim şarkılar playlisti yapmıştım spotifyda. İçerisi cancellanacak ünlüler listesi gibi, jay-z si ayrı kanye westi ayrı. Sanırsın epstein adasının bilet kesicisi benmişim.
Tam buralarda gülce, cem adriandan sen benim şarkılarımsın türküsünü açtı. Cem adrianı severim, ancak iki üç şarkı dayanırım. Sonrası bana zulüm okuyucu, aramızda kalsın okuyucu. Şöyle bir anım var. Zamanın biri, yılbaşına yakın. Cem adrian’ın bana ne yaptın çocuk şarkısını dinlemişim, çok beğenmişim. Yılbaşı yaklaştığı için, hava soğuk, depresif olmak için bahaneye bile gerek yok. Yılbaşı gecesi, arkadaşın evinde, içilen onca bira, bi şişe tekiladan sonra, telefonumu pantolunun kemeriyle şarj etme denemesinden hemen önce, size bi şarkı dinletmem lazım diye o şarkıyı dinletmiştim, tabiki baygın bakışlar, senin amk serzenişleri ile Cem yerini Haluk Levente bırakmıştı. Haksızda değillerdi, yapılacak iş değildi benimki. On dakika sonra o dönem popüler olan apaçi dansı(iki elin işaret parmakları yukarı doğru, gözler tavana bakarken odada dönüyoz) yaparken hepimiz orta noktada buluşmuştuk.
İyi geldi la bu yazı yazma işi, her hafta yapalım bunu. Ya da bi blog neyin mi açsak? Aa zaten varmış, hay allah ya. Yazamıyoz okuyucu, o kadar yetenekli değiliz demek ki. On yıldır iyi zorluyoz bu işi. Çocuğunun vasat olduğunu farkeden ebeveyn gibi bakma okuyucu, bazen böyle olur, ev almak istersin, kilo alırsın, biraz domates, peynir, kavun, bi kadeh rakı, her şey güzel olur. Ahanda bağladım valla. Kendine dikkat et bozkırın tezenesi, yine burda buluşalım. Hade sağlıcakla, şerefine. Fenerimde keyifli ha onuda ekleyeyim, imamoğlunuda kurtardık mı, sikmişin evini, odasını. Sevgiyle.
Edit: Gülce rakısını içerken yeni yazıyı yayınlamıştık. Ahh beee dedim espriyi yazmayı unuttum. Neydi dedi, girişe ilk biradan sonra one beer after another yazacaktım dedim, erkan can gibi “oturcak be oluummm, zamanla” dedi. Güzel bi andı, çok güldük. Asıl espriden daha komikti.





