Selamlar okuyucu,
Verandada oturmuş günün ilk birasını içerken merhaba hem de. Guinness biramız açıldı, afiyetle hüpletiliyor. Neden Guinness mi? Çünkü kış okuyucu. Bizi her zamanki gibi yaz diye kandırdılar. Senin yarımkürene göre haziranın 6sı olmuş biz hala uzun kollu, yağmurluk, kot pantul derdindeyiz. Gülceye sorsan hep böyleymiş, o hep dermiş. Ahh ahhh.
Ne güzeldi pasifik kıyıları be. Hava hep 25 derece, su sıcaklığı desen kebap kebap. Markete bikiniyle, sörf tahtasıyla giden gençler, gençlerimiz. Oysa Melbourne öyle mi okuyucu, melbourne siker. Gazapizm’in yeni şaheseri Aborijin’de dediği gibi, “cahilliği küçümseme, hepinizi siker, Adorno’da demiş bunu yetmiş sene evvel”. Aynı Melbourne gibi. Gülce demişti dersin.
Gazapizm’in şarkısıda acayip denk geldi okuyucu. Geçtiğimiz akşamlarda oturmuş ne izleyelim, ne yapalım diye yine yutubu, netflixi sıyırdığımız zamanlarda aklımıza geldi, gainde ki ayak işlerini izleyelim dedik. İlk sezonunu izleyip kenara bırakmıştık, dört sezon olmuş, başladık, çok tatlı, keyifli bi kara mizah. Yazarı, yönetmeni Caner Özyurtlu zaten arkadaşımız gibi, yıllardır yutubda hayatın ne kadar kötü olduğunu hepimize anlattı, şimdi diziye dökmüş, iyi geldi. Başrollerden Güven Murat Akpınar’a da Socrates dergi kanalında arkadaşı Berkay Ateş’le yaptığı programdan aşinayız, sevdiğimiz insanlar listesine atmıştık zaten. Neyse ayak işlerinin bi bölümü biterken Gazapizm çalmaya başladı, aborjin, zaten bizi yakalamıştı, tam ertesi günü yani dün galiba, gazapizm şarkıya klip yayınladı, AI’la yapılmış, on numara beş yıldız bi klip, vaktin varsa aç izle okuyucu, ne kaybedersin, ocakta atomun mu var parçalayacak, nedir yani, kime tafran. Ehehehe yine ufak bi atar, kusura bakma.
Yine bir yıl bitiyor, bir diğeri geliyor, hoşgeldin 2026, beş gittin 2025. Biz de tembel ve alkolig bi blog olduğumuzdan spotify gibi yıl sonu dürümü yapalım dedik, vakitlice wrapped 2025. Maceradan maceraya koştuğumuz vakitlice evreninde neler oldu, az sonra. Ne olacak be olum, üç bira fazladan içildi, kilolar alındı, kilolar verildi, peyk, kargo, ceza derken bir yıl daha bitti.
Rock star olucaz diye çıktığımız yola Ally McBeal olarak devam ediyoruz. Bari Gossip girl olsaydık la, Serena Van der Woodsen olsaydık, Chuck Bass olsaydık, hiç olmadı Dawson’s Creek olsaydık aq, Ally McBeal’da bizden farksız malın tekiydi, iş çıkışı içtiği bi kadeh şaraba ruhunu satmış bir emekçi. Senin anlayacağın ikimiz de beyaz yakalı çalışmaya devam, hem de evden. Ofis mofis yok. Güzel iş ha. Bakma öyle kötülediğime, yaşlılığa adım attığımız şu günlerde ve yıllarda iyi geldi bünyeye. Yaşlılık demişken daha ölmedik be olum. Geçen gün çok tatlı bi an yaşandı bu konuyla alakalı. Cuma akşamı olması lazım, içelim sıçalım diye cennet mekan Fitzroy’a gidiyorduk. Çok sevdiğim The Evelyn Hotel diye bi pub var, sokakta masa sandalye, gençlerin ve bizim gibi orta yaşlıların favori mekanlarından. Biz lokaller Evelyn demek yerine Ev diyoruz, çünkü lokallik, çünkü şekilcilik okuyucu. Neyse buraya gitmek için mahalleden otobüse bindik, Gülce hemen ön taraftaki koltuklara oturdu, hayatım bunlar ihtiyarlar için dediysem de dinletemedim. İki dakika sonra duraktan üç dört yaşlı bindi, Gülce kalktı yer verdi, ben zaten arkaya geçmiştim, yanıma geldi. İyi hissettin mi dedim, anlamadı, yüzüme baktı, hala gençsin, yaşlılara yer veriyosun dedim, güldü, anlamıştı, güldü, verecekti.(Mizah).
Geçenlerde Ağustos gibi memlekete bi uğradık okuyucu. Uçakta Irak, İran sınırından girerken Gülceyle hep aynı şakayı yaparız, kimin aklına önce gelirse, “evine hoşgeldin apo, benim annemde Türktü, memlekete hizmet etmek isterim” nostaljik şaka, gündeme gelmez, ülkü ocakları adamı siker. Memleket güzeldi, cennet cennet. Çok sıcaktı, ev hariç yemekler eskisi kadar güzel değildi, kalitesizlik vardı. Memlekete gittim, Karadeniz çok güzeldi, babam ve kardeşimle yaylaya çıktık, et yedik, çay içtik, orda kalite güzeldi, Giresunda hala güzel pide yapılıyordu. Kadıköy bildiğimiz gibiydi, Moda zaten Moda. Gelmişken kitapçılara uğrayıp yeni şeyler aldık, Pardayanlar on cildi olduğu gibi valize attım, yıllardır biriktirdiğim müzik, mizah, siyaset dergilerimi aldım, onları da yanımda getirdim.
Eski dergilerde acaip şeyler vardı. Roll dergilerim vardı, yapılmış en kaliteli müzik dergisi, saman kağıda, muhteşem iş. Lemanlar, Lombaklar, Uykusuzlar, Penguenler ve onlarca cilt mizah dergisi. Daha Rock N Coke yapılırken Roll dergisinde Barışa Rock öne çıkarılırken, başka, daha pop bi müzik dergisinde Rock n Coke yapımcısı cevaben o da yapılsın, bu da yapılsın hepsine ihtiyaç var minvalinde cevap veriyor. 2003 yılına ait bir+bir dergisinde petrol iş sendika başkanı bugünleri görmüş gibi akp ve tayyipi yerden yere vuruyor. Acaip bir şey geçmişi bu şekilde takip etmek, iyiki yapmışım bu kenara atıp saklama işini. Aferin lan Tayfun McBeal, ara sıra sike sürülecek işler yapıyon.

Döndükten sonra çalışmaya, işe güce devam ettik. Arada işte bi iki konser bişiler. İbrahim Malouf geldi okuyucu, biz görüp bilet almıştık. Sonra bi arkadaşımız mesaj atıp, siz bilet aldınız mı gidiyo musunuz diye sordu. Aynen dedik, gidiyoruz, onlar da aldılar, beraber gittik. Bu duyguyu çok sevdiğimi anladım o an. Bir arkadaşın senin zevkini bilip, sana bir şeyi haber vermesi duygusu, seni düşünmesi, aklına gelmen. Evet konu belli, yalnızlık. Ahahahaa. İbrahim Malouf çok iyiydi, evleniyoruz bu akşam dedi, benim müziğim ve sizin seyirciliğiniz evlenecek dedi, evlendik, çok mutluyuz.


Metallica geldi sonra. Bir yıl önce geleceği duyurulmuştu. Aslında covid dönemi bi konser olacaktı, bilet almıştım, hatta bir arkadaşımla almıştım, sonra covid oldu konser yalan oldu. Ama metalci adamı bilirsin, harbi olurlar, gelicez dediysek gelicez dediler, geldiler. İlk konsere gideceğim arkadaşım mesaj atıp, bilet alalım beraber gidelim demişti, iki tane bileti zor bela aldık, bir sene bekledik ve geçenlerde vakit geldi. arkadaşlarımız çok uzakta oturuyorlar, Melbörnün dışında, dört saat uzakta. hafta sonu geldiler, bizde kaldılar, birlikte yedik içtik, sohbet ettik, konser günü gündüz Melbörn’de Supernormal diye ciks bi yerde yemek yedik, gurme insanlar bunlar, her bisiki biliyolar. Güzel yedik, sonra kızlar sinemaya gitti, biz iki rocker yağmur altında stadyumun yolunu tuttuk. Tribünde oturmalı bilet almıştık, yaşlılık. Yağmur olduğu için stadın üstünü de kapattılar, mis gibi konser oldu. Babalar çaldı, biz eğlendik, konser çıkışı eve dönerken gurme arkadaşıma gel şurdan tavuklu burrito yiyek dedim, yok dedi, sikerler dedim, sarhoşluktan aldığım güçle, burritoyu buna yedirdim, iki lokmada gömdü, Vedat Milörden Mehmet Yaşine geçiş yaptı.


Sonra AC/DC geldi okuyucu. Dört günde iki konser vereceklerdi şehirde, hem de efsane MCG stadyumunda. Oha beeeee, kaçar mı? Kaçmaz tabi. Kimse benle gelmeyeceği için kendime bilet aldım. Konser günü şehrimizin meydanı Fed Squarede Guinness rekorlar kitabına girmek için bi etkinlik yapıldı. AC/DC’nin “it’a long way to the top if you wanna rock n roll” şarkısına eşlik edecek en fazla gayda çalma etkinliği. 374 tulumcu geldi, okullardan ordan burdan getirmişler, halkımızda izlemek için büyük teveccüh göstermişti, genelde bulutlu ve yağmurlu şehrimiz o gün güneş açtı, meydanda bulunanlar terledi, sıkıldı ama alanları terketmediler, ben hariç, ilk provadan sonra alacağımı aldım ve medarı iftiharımız MCG stadına doğru ilerledim, arada üç dört bira hüplettim tabi.
Stada vardığımda çevrede küçük bir kalabalık vardı, birşeyler yiyip içen rocker insanlığı yalnız da olsam kendimi iyi hissettirdi. Sonra içeri girdim, tam tribünün saha içiyle buluştuğu noktada en önden koltuklu bilet almıştım, tam koridorda. Sinema, tiyatro, maç, konser farketmez okuyucu, hep koridordan bilet alırım, ya çişim gelirse diyerek ve hep çişim gelir. Ön grup olarak Melborn underground dünyasının son dönemdeki en punk grubu Amyl and the Sniffers vardı, ilk defa dinledim ame kendimden geçtim, bayıldım. O ara bi iki tanıdık gördüm, selamlaştık, konuştuk, çevredekilere biz de boş adam değiliz yapram mesajıda verilmiş oldu. AC/DC çıkmadan yan koltukların sahibi genç bi çift geldi, tanıştık, muhabbet ettik, eski rocker olarak kafa sikme seansımı yaptım. Konserse muhteşem geçti, 70-75 yaşında adamlar öyle bi performans verdiki, aklım şaştı. Bizim 30 yaşında sanatçılarımız emekliye ayrılırken adamlar sahnede devleşti resmen. Ben o arada sekiz on bira içmiştim, keyiften dört köşeydim, konser bitti, çıkışa yöneldim, nolduysa bi blackout oldu, sonra telefonumun olmadığını farkettim, panikledim, stad çevresindeki polislere durumu anlatmaya çalıştım, nafile, ağlaya ağlaya eve gittim, sarhoşluk ve panik birleşince ayakta duramayacak duruma gelmiştim, evin kapsını bile açamadım. Gülceye durumu anlattım, yapacak bir şey yoktu, yattık uyuduk. Sabah bir panikle kalktım, iş bilgisayarımı bile açamayacağımı farkettim, her şey telefonlara bağlıydı, graham bell’e ve seteve jobs’a ve nejat işler’e küfürler savurdum, nejat arada kaynadı, soyadı benzerliği. Haksız, suçlu, hangoverdım ve ağlıyordum. O sırada Gülce geldi, bi dur dedi, telefonunu çıkardı ve benim numaramı aradı. Sabahın altısı falan olmalıydı. Telefon çaldı, birisi açtı. Gülcenin anlamadığı bir ingilizceyle telefonu bulduğunu ve Prahran tren istasyonuna gittiğin, bizimle iki nolu peronda buluşabileceğini söyledi. Panik halinde arabaya atlayıp verdiği adrese gittik. İki nolu perona girdiğimizde, bir nolu perondan birisi fiyuuuu diye seslendi, adamımız akıllı çıkmıştı, orda durup peronu izlemiş, panik halinde giren birilerini aramışt, profesyoneldi.
Dave. Devvoooo. Adamımız buydu. Gerçekten telefonu bulmuştu, bizi görür görmez yanımıza geldi, telefonu hemen iade etti. Gülce konuşurken teşekkür mahiyetinde para verebileceğimizi söyledi, Devooo ikiletmedi, olur dedi. Nakit çekmek için atm aramaaya başladık, Dave, seven eleven’da var dedi, son derece profesyonel ve temiz çalışıyordu. Üçümüz sabahın en yoğun saatinde caddede yürüyorduk, iki eşortmanlı ve narkotik tiple Gülce. Seven elevena ben gittim, gülce Dave’le kalmıştı, dörtyol bi noktadaydık. Ben dört yolun karşı çaprazında seven elevena gitmiştim, atmden para çekmeye çalışıyordum, aksi gibi şifreyi yannlış giriyordum. Dışarı çıkıp Gülceyi aradım, film sahnesi gibiydik, yolun çaprazındaki ajanı arıyordum. Dave beni görüp, panik olmuş o ara, Gülceye çıkışıp, gördüm, telefonla konuşuyo polisi arıyo, ben yanlış bişi yapmadım demeye başlamış, gülce bi yandan bana şifreyi veriyo bi yandan adamı sakinleştirmeye çalışıyo. Neyse parasını verdik ama adam en fazla elli yüz bişi beklerken biz panik haliyle üçyüz lira ateşleyince bu seferde bu çok fazla, bunu alamam diye çıkışmaya başladı. Dave lütfen al ve git, hadi babacım diye sakinleştirdik ve gönderdik. Öğrendik ki Dave böyle büyük organizasyonlardan sonra gidip arama tarama yapıyomuş,oha hizmete gel, iş kolu bu. Allahtan Dave gibi insanlar var, telefona kavuştuk,rahatladık.
Dört gün sonra ikinci AC/DC konseri olacaktı, pazar günü. Önceki günü, yani cumartesi kahvaltı ediyorduk, babalar zaten ölür ya, bi daha nerede görecez, gel gidek la beraber diye Gülceme şebeklikler yaparak bilet aldırdım. Son dakika, en köşeden, stadın en üstünden. Gülce hiç sevmez böyle müzikleri, iş makinası dinlemekle aynı şey der, ama aşk işte. Pazar günü gittik, öncesinde ben bi tribe girdim, beni eylemek için geliyosan gelme gibi abuk sabuk konuştum, çıktım tek başıma gittim. Ama aynı hafta bir konseri daha tek başıma kaldıramayacağımı hemen farkedip, aşkım gel ya sensiz olmaz diye mesajlar atarak gülceyi apar topar stada getirdim. MCG stadının üstü açık, sadece üstlerde bi bölüm 360 derece kapalı, biz o kapalı bölüme denk geldik. Süper oldu, çünkü konserden hemen önce yağmur başladı, deli dehşet bi yağmur, 70 yaşında adamlar siklemedi, deli gibi çaldılar yağmur altında, seyirci kendinden geçti, thunderstruck şarkısı yutubda hayvan gibi paylaşıldı, gelmiş geçmiş en iyi performanslardan diye, bir tarihe tanıklık ettik. Günün sonunda eve döndük, telefon takım taklavat her şey yerindeydi, mutluyduk.







Yaz geldi diyorduk. Daha doğrusu öyle diyolar, yaz gelicekmiş. Tabi insanlar öyle olucak diye etkinlikler ayarlıyolar. Mesela açık hava sineması, ne güzel yaz etkinliği. Dün akşam hemen yanı başımızda Abbotsford Convent adlı mekanda Sunset Cinemas adı altında başladı, Miyazakiden Totoro filmiyle. Arkadaşlarla bilet aldık biz de. Bu Convent denen mekan Collingwood adlı semtimize çok yakın, yürüme mesafesi. Biz de Gülcemle önden gidip hem ana caddede biraz yürürüz hem de bişeyler yer içeriz diye erken gittik. Önce meyhanede bişiler yedik, sonra Cuma akşamının tatlı havasıyla caddede gezmeye başladık, insanlar mutlulardı, işten çıkmışlardı ya da okuldan ya da evden geliyolardı, mekanlarda oturmuş, kah şarap kah bira içerek Cumayı kutsuyorlardı. Biz de öyle yürüyoduk işte. Bi mekan, bi mekan daha bakıyoduk, sonra bi mekanın önünden geçerken, aha pişpirik oynuyolar dedim Gülceye ve devam ettim. Gülce durdu içeri baktı, Atatürk resmi var dedi. İçerden bi ses heee var dedi, gelin çay kahve için dedi. Aşırı sürreal bir ortamdaydık, şehrin en pahalı ve underground yerlerinden biriydi ve o kadar pub, wine bar arasında Türk işi perdelerle camları kapatılmış, tabelasız bir dükkan vardı. Yıllardır bu caddede yürürdük ve hiç farketmemiştik, farketsek yazardık heralde di mi. Neyse, Gülce adama kadınlar girebiliyo mu dedi, adam biz Atatürkçüyüz gel çay kahve viski var dedi. İçeri girdik, üç masada on onbeş kişi kağıt oynuyolardı, iki saniye bize bakıp işlerine devam ettiler. Biz girişteki bi masaya oturduk, Murat abi bize çay söyledi, kardeşi ince belli bardakta getirdi, masamızın yanındaki fırınlı ocağın üstünde kocaman bir kazan etli fasulye yemeği, masada turşu ve kırılmış bi baş soğan vardı. Duvarlarda Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Adana Demirspor bayraklarıyla Atatürk resimleri vardı. Çayımızı içerken Murat abi bize çeşitli ilginç bilgiler verdi. Daha önce Fitzroyda meyhanesine gittiğimiz Hasan abinin lakabının Disko olduğundan bahsetti, gençliğinde hızlıydı, evlenince hanım frenledi dedi. Bizim mahallede taksicilik yapan ve pintiliğinden Yahudi lakabı alan Kemalden bahsetti, yokuşu çıkınca iki evlik yere apartman yapıp, milyonları vurduğunu anlattı. Adanada Urfa Cesur otobüs firmasının şubesini onların işlettiğini Adana’ya gidince Murat deyin, Avustralyalı, yeterli olur dedi. Çayımızı içtik, eyvallah diyerek müsaade istedik, arada uğrayın, kebap yer rakı içeriz dedi. Eyvallah dedik. Totoroyu izlemeye gittik.



Böyle işte bozkırın tezeneleri. Vakitlice 2025 wrapped yapıldı, dürüm olarak tüketiniz. Kendinize iyi bakınız.



afiyetle yedik efenim. böyle sağlıkta, bilmukabele afiyette daha niceleri daim olsun.
Çok teşekkürler efendim, mutlu güzel bir yıl olsun, nice yıllarda dürümleşmek üzere 🙂