bir ara gözümü açıp baktım karlı dağlar geçiyor

Selamlar okuyucu,

Kış mevsimini sonuna kadar yaşayan, kara kış benzetmesinin tam karşılığı olan bir hava durumuna sahip melbourne’den, günün ilk birası ve black sabbath şarkıları ile selamlar. Vakitlice on the air, vakitlice online.

Pazar sabahı yine bütün bohemliğimizle uyanmış, evi ısıtmanın peşine düşmüştük. Bohemlik öyledir çünkü, eğlenceli akşamlar, soğuk odalar. Peşine kahveyi ateşe verip menemene koyulacak domatesler soyulmaya başlandı. Ne kadar bohem olursan ol, pazar sabahı menemenini ihmal etme guzum. Gülce yeni aldığı kiraz desenli, polar sabahlığıyla karşımda dikilip napıyon ya derken ben de kahvem, black sabbath ve domateslerimle başbaşaydım. Bir önceki günün yorgunluğu soğukla birleşince pazar sabahı daha bir dadlu olmuştu, gülce de öyle.

Günlerimiz yine hafta içi çalış, hafta sonu kendine haritadan yer beğen şeklinde geçiyor. Haritadan kendimize hoşumuza gideceğini umduğumuz kahveci dükkanları bakıp, kah arabamız hilmiyle kah akbillerimiz ve toplu taşımayla günlerimizi gün ediyoruz. Bazen çok güzel yerler bulsakta bazende melbourne’ün en kötü kahvecisini bulana kadar durmak yok şeklinde yol alıyoruz. Şehirde bazen ayaklarımıza kara sular inene kadar yürüyoruz, her bir sokağına, caddesine hakim olmalıyız, yoksa ruhumuz huzura ermez, huzursuz ruhlar sokağı, bir nevi lanetlenmiş omuzlar şarkısı kargodan. “Bir sonraki şehre uzanan bu gece, gece bir sonraki şeride kan damlatırken, bir önceki güne asla dönüp bakma, zaman suçlardan başka bir şey anlatmaz sana” yürü beeee, babalara bak.

Biz de asla dönüp bir önceki güne bakmayız demek istiyorum ama demiyorum, öyle olsa günlük tutar gibi niye blog yazalım di mi. Yaşlanınca hatırlamamaktan çok korkuyoruz sanırım, kendi kendimizin evliya çelebisiyiz, seyahatnamemizi yazıyoruz.

Günün ilk birası demiştim, guinnes. İrlanda insanının, insanlığa bir hediyesi, bardakta iç, daha güzel olur diye not düşmüşler kutunun üstüne, canım irlandalılar, hep bizi düşünüyorlar, utanmasalar sırtımıza yastık koyacaklar. Kış günü başka ne içilecek zaten. Çay, kahve, sıcak şarap, bira. Baya içilecek şey varmış. Kendi kendimi cevapladım, yaşlılığa çok bişi kalmamış. Yakında annem ve babaannem gibi otuz sene öncede kalmış olayları, eski defterleri açıp, sinirlene sinirlene konuşup, sonrada hiç bişi olmamış gibi ben bi çay koyayım dersem tam olmuş olacağım. Sürekli oflayan bir ergenken ne kadar eleştiriyodum, şimdi bi yakınlık hasıl oldu, hahshshs yaşlı tekmeleyeceğiz diye gülceyle espri yaptığımız günlerden, artık yaşlandık azizim, senin gözlüğü versene benimkini bulamadım denecek günlere az kaldı.

Doksanların soğuk ve karlı istanbulundan aklımda kalan anılardan biri misafirliğe gittiğimiz büyük teyzelerden birinde her daim yapılan fırında patates ve kabak. Yemek üstü tatlı niyetine, çayın yanında. Tabi başka anılar da var, sokakta poşetle kaymak, komşuların, yolun anadını siktiniz, arabalar kayıcak hep, şeklindeki atarlarına rağmen, durmamak, yolu bir buz pistine çevirmek. Ahh ne keyifliydi be. Hem kaymak hem komşuları çıldırtmak, ergenliğin zirvesi.

Gördüğün gibi otuz sene önceye tekabül eden anılar anlatıyorum, olmuşum. daha yakına geleyim o vakit. Bendigodayız. Melbourne’den yaklaşık iki saat uzakta başka bir şehir. Güzel, tatlı bir tarihi dokusu var. Taşra gibi ama değil de. Melbourne gibi artık büyük şehir olmuşların yanında bildiğin küçük şehir. Peki niye bendigodayız? Çünkü sanat sepet okuyucu. Nereye kadar hep rock n roll? Mezara kadar aslında ama bazen insan içine karışmak lazım, şekerim bi sanat galeriside mi gezmiyah? Bendigo art gallery, frida sergisine ev sahipliği yapıyormuş, oo frida mı, akan sular durur. Durur mu, durmaz aslında ama kararsısız. Gülceyle tanıştığımızda o da daha o zamanlar yeni sayılacak frida filmini izlemişti. ( Gülce düzeltti, ne yenisi yahu film 2002 yapımı ben de ilk 2004te izledim. 2013te sana izlettim yani sana yeniymiş diye ) Bana da izletti, bir şişe şarap, güzel müzikleri olan tatlı bir filmdi. Sergi fridanın eserlerinden çok hayatı üzerine bir saygı duruşu gibiydi, yaşadığı yerlerin ve çekildiği fotoğrafların, giydiği kıyafetlerin sergilendiği bir müze gibiydi daha çok. Çıkışta gülce de frida iyi de sanki biraz meeehhh gibi oldu, hava soğuk gel bi kahve alalım dedi. Arkadaşlarımızla gitmiştik, country side pubında yemek yedik, sergi ve hayat üzerine konuştuk, günün sonunda, güzel sosyalleştik ve çöplüğümüze geri döndük.

Geçtiğimiz günlerde bir hafta sonu yine şehirde yürümeye başladık, içilecek bir kahve için mekan arayışındaydık, bir de baktık fitzroya gelmişiz. Melborne’ün en güzel mahallelerinden biri. İçerisi devasa bir pubneyland. Disneylandın pub versiyonu. Çok güzel mekanlar var. Bir kadıköy, beyoğlu havası var. Kitlesi de bizim gibi nostaljiyi seviyor. Aslında iki tip kitlesi var, bir doksanlar, yetmişler rock n roll havasında yaşayan, ona göre giyinen, gündüz birasına bayılan, gece yarısı sokaklarda sarhoş olarak koşmayı çok seven gençler, bir de hepsi tek tip, realism yada white fox adlı sweatshirtlerden giyinen, en yeni sandaviç dükkanı nerde açılmış diye konuşan ergenler. biz hepsini seviyoruz, bi sıkıntımız yok. İşte bu kitleyle fitzroyun en nişantaşı caddesi gerthrude streette yürüyorduk. O sırada yanımızda yetmiş model bir minibüsün motoru durdu, baba akü yok, aküyü çalmışlar repliği hafızalara geldi. Otuzlu yaşlarındaki şöförle gözgöze geldik, gülceye hadi bakalım dememle kendimize yola atıp, minibüsü itmeye başladık. Şöförün yüzünde tatlı bi gülümseme. Ordan bizi gören iki afrikalı genco da yanımıza geldi, sağlam ittik, ama nafile, akü çalışmadı, marş basmadı, olduramadık. Olsun denedik en azından. Eleman bize teşekkür etti, biz afrikalı gencolara teşekkür ettik, denedik, yenildik, yine dener yine yeniliriz, daha iyi yeniliriz diye klişemizi yaptık, yürümeye devam ettik. Black sabbath’ın dediği gibi “never talking, just keeps walking.”

Pazar öğle mayışması yaşıyoruz. Dışarda gri bir hava, sert, soğuk bir rüzgar. Dün gündüz, içerisi hava alsın diye açtığım yatak odası penceresini, gece kapatmayı unuttuğumdan, sağlam üşümüşüz. Gülce oturduğu yerden bana öpücük mü atıyor, anama mı sövüyor bilemiyorum, kulağımda son ses lady evil çalıyor.

Yakın tarih diyordum. Adnan menderesin asılması değil, hayır, kenan evren darbesi de değil, gülceyle tayfunun adelaide’a gittiği tarih. Geçen ay falan. Duyduk ki yeni tazeler düşmüş memleketten, istanbul nerde diye soruyorlar, gösterelim anam dedik. Bloğumuzun güzide takipçilerinden arkadaşlar, yeter ulan senin anlattığın avustralya, zaten bi mikim de anlattığın yok, anca kendini pohpohla dur, biz kendimiz keşfederiz diyerek yollara düşmüşler. Ah bu huzursuz ruhlar. Ne iyi etmişler, hoşgelmişler. İki gün boyunca, hasbihal ettik, adelaide sokaklarını arşınladık, kah rakı, kah kahve içtik, birbirimize tarihçemizi anlattık, rakı içerken yutubdan gülceyle en sevdiğimiz rakı videolarını açıp, kafa mikme seansı yaptık, kendilerine adelaide amirliğini verip, until we meet again diyerek sarmaş dolaş olup, gönüldaşlığımıza ekleyip, evimize geri döndük. ( Gülce diyor ki az mı oldu acaba bu, Eflak ve Boğdan’ı da eklese miydik pakete)

Until we meet again diyince tabi, yine rajaz. Geçenlerde yine çok içtiğim bir akşam ekşi sözlükte, rajaz üzerine yazdığım bir entriyi buldum. Yıl 2011. Daha gülce bile yok hayatımda ve hayatımda şu an olmayan tüm arkadaşlarımla son sürat eğleniyoruz. O durumda bile nostalji yapmışım, hani nasıl anlatsam seninleyken bile seni özlüyorum gibi, arkadaşlarım sanki hayatımda değillermiş gibi yazmışım. Gülce diyo ki senin içinde öldüremediğin bir nostalji var, arkadaşlarınla bile onların nostaljisini yapmışsın. Oha gerçekten mi lan, günden güne nick hornby’nin futbol ateşi kitabındaki karaktere dönüyorum, tek farkımız benim nostaljim sadece futbol değil, sevdiğim gruplar, kitaplar ve arkadaşları da kapsıyor. Hani doksanlı yılların trtsinde gündüz maçlarında sahanın bir tarafının hep güneş, diğer tarafının gölge olmasının verdiği nostalji gibi, tüm hayatımıza sirayet etmiş. Huzursuzluk tam olarak burda galiba. hep birşeye özlem duymak, ne olduğunu bilmediğimiz o şeye.

Soğuk diyorduk. Evet bu sene kış melbourne’de çok çetin geçiyor. Bol miktarda kar yağdı. Avustralya alpleri denen dağlarımız karlıdağlara döndü. “uyumuşum, muavin çocuk uyandırdı, kalk abi, kars’a geldik dedi, bi baktım karlıdağlar” şeklindeki zeki demirkubuz filmi repliği gibiyiz. En son yaklaşık on sene önce kar gördük. On senedir kar sadece yılbaşı zamanı girilen ıvır zıvır dükkanlarındaki kar kürelerinde kaldı. Yılbaşı yaz mevsimi olunca, kar küresi de pek bir anlamlı olmuyordu. Bize sahil kumu küresi lazım. İyi fikir lan, bunu hayata geçirip, parayı bulma fikri, çık aklımdan.

Dün çok yorulduk demiştim. Kar görmeye gittik okuyucu. Lake mountain. Yaklaşık iki saatlik uzaklıkta. Bendigoda bize eşlik eden sanatsever arkadaşlarımız yine yanımızda. Araba kiralayıp hep birlikte gittik. Dağ yolunda trafik olunca iki saat dört saat oldu, muhabbetler daha bi tatlı oldu, yılmadık, sonuna kadar bekledik ve bingo, dağ başına ulaştık. Vardığımızda dağ başını duman almamıştı. Biz de yaklaşık bir buçuk iki kilometrelik bir zirve yürüyüşü yaptık. Ana patikayı kaçırdığımız için, karlara bata çıka yarım saatten fazla yürüyerek zirveye ulaştık. Oniki, onüç yaşımda dedemlerin fındık ağaçları arasında, bata çıka yürüyüp, çulluk vurup, dolmasını yaptığımız, espiyedeki o kış tatili geldi aklıma. İki katlı ahşap bir köy evi, altı ahır, üstte biz, soba yanıyor, çulluk dolması muazzam güzel.

Karlarla oynaya oynaya günümüzü gün ediyoruz. Dönüş yolunda spotifyı ele geçirip, peyklerle kargolarla, naydana hoy ninayda hoy, ninanla diyen destanla şehre geliyoruz, vurun vurun sizde vurun, aheheheyyyy.

Şehre yakın çok sevdiğimiz bir vietnam lokantası var, I love Pho! Çok güzel mekan, bir aile işletmesi, esnaf lokantası havası var. Vietnamın bize sunduğu iki güzel yiyecek var, biri bahn mi adındaki harika sandaviçleri, tavuk ciğerinden yapılan pate adındaki sosla başlayıp, rendelenmiş havuç ve tercihinize göre tavuk yada domuz etiyle yapılıyor. Üstünede kişniş, coriander. Ben kişniş sevmiyorum, aramızdaki ilişki seviyeli değil, o tavrını bozmasada ben baya seviyesizim. İkinci yiyecek ise pho. Pirinç noodle, bol miktarda sıcak su-kemik suyu, broth diyor elin oğlu-, tercihe göre et ya da sebze. Ohannes, inanılmaz bir yiyecek. Hele kışın bu soğuk havalarda. Doyurucu olmasının yanında sanki böyle romantik komedi havası var, aileyi bir araya getiren bir şey gibi sanki. Biz kendi içimizde feel good yemek diyoruz. Mekanın havası sanki bu çorbayla bir olmuş, onu içiyoruz, bir animede yaşamak gibi. Böyle kalabalık gelince daha mutlu oluyoruz, kahkahalarımız, konuşmalarımız birbirine karışıyor, o hep özendiğimiz, kalabalık şen şakrak masalardan biri haline geliyoruz. Soğuk, kar,kış yerini sıcak çorba, sohbet ve yorgunluğa bırakıyor.

İşte dünki yorgunluğun sebebi okuyucu, yorgunluk değil aslında doğru kelime dünde kalmış bir nostalji, anılarda kalıcak, aaaa o ne güzel bir gündü diyeceğimiz anların anımsanması, kış, kar, yürüyüş yorgunluğu değil, anıların ve nostaljinin tatlı bir şekilde üstümüze çökmesi.

Guinnes ve black sabbathla nostaljinin dibi buraya kadar okuyucu. Hepimize güzel hatırlanacak anılar olsun, akbilimiz dolu, biralarımız soğuk olsun, aşk olsun. Sağlıcakla kalın bozkırın tezeneleri.

4 comments

Yorum bırakın