Selamlar okuyucu,
Cuma günü mesai bitimine doğru gelen mutluluğa tapan bloğunuz vakitlice online. Cumartesi gününün ikinci birasından herkese selamlar, özelliklede sana onbeş yıl sonrasının vakitlicesi. Günlüğümüz yazılmaya devam ediyor, vakitlice on the air.
Şehir hayatının bütün nimetlerinden faydalanan vakitlice yine yaptı yapacağını, akbilini doldurdu, gezdi tozdu, parasını kenara koyamadı, kendine ne hakim oldu ne savcı.
Kötü espri yapıldığına göre yola çıkabiliriz. Sonbahar güney yarımkürede bildiğin güzel geçiyor, ağaçlar kızarsa da havalar soğumuyor. Montla gezsek de, aslında ilkbahar yaşıyoruz, mont beni melbourne günleri başladı.
Cuma akşamı yalnızlar kulübünün bir üyesi olarak maça gittim okuyucu. Yanlış anlaşılma olmasın, gülce “ya ben de allahın kuluyum, bi sigit artık, kafa dinleyeyim” demedi, ama biz öyle anladık. Collingwood magpie, hawthorn hawks’a karşı, dev derbi. Maç sold out. Başlama saati 7:30, kapı açılış 5:30. Geç kalmayı sevmediğimden beş otuzda kapıdaydım. Aslında işim üçte bitmişti, geçen haftadan kalan 3 guinnes’i evde hüpletiyordum. O ara gülce yanıma geldi, müzik güzel, sohbet şahane. Ulan siktiret maçı, pijamalarla evde sarhoş olalım fikri tam beni ele geçiriyodu ki son anda attım kendimi evden dışarı.
Benim gibi üç beş kendini bilmez de beş buçukta kapının açılmasını bekliyordu. Yüzonbin kişilik mcg stadında bir kaç yalnız ruhtuk. Yedi buçuğa kadar üç dört biramı içtim, tükrük köftemi yedim, beş altı bira daha kurtardım, maça hazırdım. Hawthorn’a koyarken biramı yudumluyor, çeyrek aralarında koca statta çalan led zeppelin şarkılarıyla rock bar özlemimi gideriyordum. Maçın bitiş düdüğüyle kalabalıklarla dışarı akmaya başladım. Çıkışta bi sosisli attım, sonrasını kalabalığa bıraktım.
İnsan sevmiyorum okuyucu. Benimle aynı fikirde olmadığı zamanlarda insanlık gözümde çok küçülüyor, yaşlanıyorum. Ama kalabalıklarla birlikte hareket etmeyi seviyorum. Maç çıkışı büyük bir insan grubunun içinde yürümeye başladım. Eve giden yolda olmadığımı biliyordum, sadece onlarla yürümek, aynı havayı, hissiyatı tatmak istedim. Yolun sonunda şehire kadar geldik. Kimisini çevredeki publara kaptırdık, bazısı geç saat lokantalarının çekiciliğine kapıldı, bense eve gitmek üzere bir tramvaya kapağı attım. Çocuk, ergen, orta yaşlı, ihtiyar, aynı maçtan çıkmış, tıklım tıkış bir tramvayın içindeydik. Hangi durakta olduğumuzu bile bilmediğimiz oldu, ama sonunda-öyle olsun lütfen- herkes evine ulaştı, ben dahil.
Vardığımda gülce youtubu sıvazlıyordu. Bulduğu tüm içerikleri tüketmiş, thai lokantasından söylediği gömmüş, kadehine doldurduğu şarabıyla tam bir elitist gibiydi. Pijamalı ve yarı uykulu olması gerçeği değiştirmiyordu. Hiç bişi yapmasa bile cool bir havası vardı, yanında ben varken bile havalı olabiliyordu. Yanındaki beni tahmin edebilirsin okuyucu, içtiği biralar göbeğinde yer yapmış, yav bi kadeh şarap daha içeyim de cila olsun diyen, bunu izleme, gel how i met your mother açalım diyen bi dalyaprak.
Cumartesi sabahı erkenden uyanıp, acımadı ki acımadı ki diye hangovera meydan okuyorum, bok çuvalı gibi düşmek isteyen bünyenin içinde çıkarın beni burdan, bak sıkıntı çıkaracağım diyen bir düşün dünyası. Triple m diye sevdiğim bi radyo var. Benim spotify listemin radyo hali. 40-50 şarkılık playlistlerini ki hepsi 70ler 80ler anadolu rock havasında, sürekli çalarak günlerini geçiriyorlar. Facebookta takip ediyorum, her yıl Melbourne’ün en iyi barı, kahvecisi, pizzacısı gibi listeler yapıyolar. Halk oylamasıyla tabi. Oylama hala devam ederken arada güncel puan durumlarını paylaşıyorlar. İşte orada gördüğüm bir kahveciye gidelim dedim gülceye. Larder&Thyme. Ferntree Gully adında bi mahallede. Şehirden trenle yaklaşık bir saat mesafede, mount dandenong denilen dağ ve ormanlık alanın eteklerinde. Kahvesi oldukça güzeldi, mahallede sırf oksijenden oluşuyordu, çok keyif aldık.
Şehre geri dönmek için tren istasyonuna gittik. Üç beş kişi on dakika sonra gelecek treni bekliyorduk. Sonra dışardan bi ses geldi. Bas bariton bir erkek sesi tren istasyonun karşısındaki yeşil alanda yürüyerek opera söylüyordu. Hepimiz şaşkınlık ve mutluluk içindeydik ama olay çok anlamsızdı sanki. Sonra gülce istasyonda bekleyen yaşlı bi dayının yanına gitti ve konuşmaya başladılar. Dayı bunun çok normal olduğunu, kendi çocukluğunda mahallelerde güzel sesli insanların şarkı söyleyerek gezdiğini ve kimsenin buna şaşırmadığını, hayatın içinden bi mevzu olduğunu anlatmaya başladı. O an benim içimde küçük bi cem gelinoğlu belirdi. Yutubda yazın aratın, cem gelinoğlu, balıkçı diye. Orda cem bakıkçıya “yav size ne oluyor bu amınakoduğumun sarı balıkçı montunu giyince diyerek, balıkçı filozofa bi tane yerleştirip, denize döküyordu. Tabi gülceye bundan bahsetmedim, ha öylemiymiş diyerek ilgiyle dinledim, dayıya yan yan bakarak.
Sonrasında şehre geldik ve amaçsızca yürümeye başladık. Bir önceki akşam çok mantıklı hareketler yaptığımdan kendimi section 8 adında, şehrin ev sevdiğim barında buldum. Gülce bunu çok sevmediğinden, zıkkımlan alırım seni burdan diyerekten uzaklaştı. Ben de kendisine hediye babında telefonda bu yazıyı yazdım.
Sonra gülce geldi, yazıyı okuttum, güzel dedi, gitti kendisine sıcak şarap aldı. Vardır ya öyle anlar, beklersin hani, ohayyoo, çok güzel yazmışsın falan diye, yok öyle olmadı, güzelmiş dedi ve yazının kötülüğüne katlanmak için kendisini alkole vurdu. Milletin travması anası babası olur, freud mırod bişiler der, ben de yeteneksiz bir yazar olarak gülcenin travmasıydım.
Eve geldik sonrasında. Hava kararınca kış kendisini tam anlamıyla gösteriyor. Kar soğuğu denen türden. Trinity kalorifer bul diye espri yapıp, akabine ısıtıcıyı açtım. Hayatım gülünemeyen, yapılamayan espriler şeridi gibiydi. Cihangirde adını duyduğum kafika diye bi yer varmış, kaçırılan filmler kahvesi. Vizyonda izleyemediğiniz iyi filmleri tekrar oynatan, aynı anda da tanışıp kaynaşmanızı sağlayan bi hede. Bloğun adını buna uyarlamak istiyorum, vakitlice, yapılamayan ve gülünemeyen espriler kahvesi, yagüka.
Bira almıştım eve gelirken, yavaş yavaş içmeye başladım, gülcenin sevdiği yutub kanallarını tavaf ettik, bişi kalmayınca benim sevdiğim bi yutub sayfasına baktık. Londrada yaşayıp avrupada sürekli kısa tatiller yapan iki asyalının kanalı. Konuşma yok, müzik yok, sadece görüntü, altyazıyla vermek istedikleri mesajları veriyorlar, çok huzurlu. Amacım gülceyi uyutup müzik açmaktı. Tam müziği açtım, cold chiesel, saturday night, biraz önce ayağımı ovala diyen gülce gitti, ben yatayım artık diyen gülce geldi. Böyle anları çok sevmiyorum aslında, gülcenin salonda uyuması kedi enerjisi veriyor ortama, bi tatlışlık, bi bişiler.
Sonra Camel’dan Rajaz açtım. Hep böyle yaparım. Rajazla başlarım. Rajazı ilk ekşi sözlüğün en iyi yazarı miesden öğrenmiştim. Miesi çok seviyordum. Yıl 2011-2012 gibiydi ve ben ne yaşarsam mies onu yazıyor gibiydi. Hatta bankaya olan kredi kartı borcu bile benimle aynıydı. Okudukça kanka kişisine gönderiyordum, o da lan bu sen misin, doğru söyle, sikerim bak diye atarlanıyordu. Yine böyle bir hafta sonu galata köprüsünde ercüyü dinleyerek kafaları güzel yapmıştık. İçilen biranın haddi hesabı yoktu. Galata köprüsünün alt katından üste caddeye çıkarken kanka sana bişi dinletmem lazım dedim, rajaz açtım. Saat gecenin ikisi, galata köprüsünün orta merdivenlerinde iki adam, ayın şavkı altın boynuza vururken cep telefonlarının o sikko ses düzeyinde rajaz dinliyorduk, şarkının ortalarında köprünün altından bi pancar motor balıkçı geçti, şarkının iki dakikasıda orda yalan oldu, ama öyle bi andı ki, kanka kişisi bi daha açsana dedi. Bi daha açtım, Camel-Rajaz dinledik. Kanka kişisi en son geçen sene avrupa şampiyonasına beraber gidelim diye kafası güzel bi şekilde aradı, ben de sonrasında bi dolu plan yaptım, planları gerçeğe çevirmek için kanka kişisini aradım, açmadı, arıcam kanka diye mesaj attı, o gün bugündür bekliyorum, arayacak. Rajaz dinlerken bunlarıda düşünüyorum, until we meet again another day diye sözü var şarkının, sanki kahin amk.
Sonrasında Daft Punk-Instant Crush çalmaya başladı. feat Julian Casablanca. Bir arkadaşıma diyet yapıp kilo verdiğimde olmak istediğim kişi julian casablancanın instant crush klibindeki hali demiştim. Ne zaman diyete başlasam, oldun mu julian diyo. Komik bence. 45 yaşında bira göbekli adamın julian casablanca olma hayali. Julian casablancaya sorsak o bile oğlum bende kilo vermeye çalışıyorum, ilk günler zor ama mide küçülünce oluyo gibi sanki falan der gibi. Ama benim isteğim kilo vermekten ziyade kot pantolonun diz altına kırmızı bandana bağlamaktı, olay nerelere geldi.
Kendine iyi bak bozkırın tezenesi, ben bi bira daha alayım, keyfim gıcırlansın. Öbüldünüz.












