Halim yok gidin kaybolmam lazım denizdeyim you betcha

Selamlar okuyucu,

Günün ilk birasından selamlar hem de. Uzun zamandır açılmamıştı bu ilk bira. Aslında açılmıştı da, size haber vermemiştik. Mayısın 15’i, kışa girmesi gereken Melbourne’de pırıl pırıl, güneşli bi hava. Niye böyle oldu ya. Havanın götünün başının oynaması ve bizim ona sövmemiz lazımdı aslında. Ama kew’de cotham roadla high streetin tam köşesinde, anzac anıtının önünde oturmuş, günün ilk birasından ilk yudumları alırken selamlar okuyucu. Vakitlice online, vakitlice on the air.

Cotham roadda yürüyordum demin. Şu an yazdığım noktaya gelebilmek için. Bu noktaya kolay gelmedik, yıllarımızı verdik derdinde değilim, oturduğum noktaya onbeş dakika yürüdüm onu anlatmak maksadım. Spor ayakkabı üstü kot pantul, üstü siyah the cranberries tişörtü giymiştim. Sırtımda sırt çantası, beşiktaş ıhlamurdan, iskeleye doğru yürüyen o genç gibi. Aradaki fark, kelliği kapatmak için artık şapka takmak. Kulaklık takılı peyk çalıyor.

Peyki çok sevdiğimizi artık söylemeye gerek yok okuyucu. geçenlerde bir sabah yeni uyanmış, klozete oturmuş, sabah ajanslarına bakıyordum. Ajans dediğim twitter. “İrfanımızı kaybettik” diyordu peyk hesabı. Şu an kulağımda çalan gidin şarkısı gibiydi her şey. “Kapıyı çekin gidin, beni bırakın gidin, kilidi vurun ardıma, yalnızlık kalsın kapıda” yalnızlık kalmadı ama biz kaldık be irfan abi. Ama şarkılar kaldı bize işte. Sabah kahve içerken de akşam bira içerken de, efkarda da, mutlulukta da bize eşlik eden onca şarkı kaldı bize. Hatta demin yürürken sobe şarkısı çalıyodu, “kim sana büyük adam ol diyo, bu fikir manyağın tekinin” sanki ben nasıl büyük adam olucam diyen pinhaniye, oğlum sakin diyo gibi, abi uyarısı.

Artık pasifik yok okuyucu. Zaten anlamışsındır ama resmi olarak yazalım. Melbourne’e döndük. Matematikteki eşitlik ilkesine uymayan bir denklemin içindeydik. Bir tarafta dostlar, maçlar, tiyatrolar, şehrin caddelerinde kaybolmak, halk otobüsü, envai çeşit mekan, cafe, bar, müze, festivaller, diğer tarafta uçsuz bucaksız, her sabah güneşin üstünde, çarşafın altından çıkmaya çalışan bir sevgilinin kıvrandığı gibi okyanus. Denklem bu kadardı. Ama ne okyanus. Pasifik. İlk taşındığımızda sahile gitmiştik, gold coast, burleigh heads. Böyle bir yerde oturalım demişti gülce. Dilek dilerken keşke demez gülce, kesin ve net konuşur, benden daha büyük bir yaratıcıdan istiyorsam niye kendime kısıt koyayım der. Dediği gibi de oldu. Akşamları kumsalında ayaklarımızı tuzlu suya sokarak yaptığımız yürüyüşler, sabahları güneşin doğuşunu huşu içinde beklediğimiz, üç beş lokantasında bugün nerede yesek sorusunun sorulamadığı, iki tane harika kahvecisinde müthiş zamanlar geçirdiğimiz, kıyıdaki sörf kulübünde oturup balinaları izlediğimiz, öğlen iş arasında bakalım çocuk yerinde mi diye tepeye çıkıp beyaz göbekli deniz kartalı izlediğimiz coolum beach geride kaldı.

Geçtiğimiz hafta sonu sabah erken kalkıp şehre gittik. İşte şehirde yaşamanın nimeti, şehre gidiliyor. Sokaklarında amaçsızca yürümek en sevdiğimiz aktivite. Hele önceki geceden kalan hangover varsa. Ama ne demiş şair, “hangover geçici, hikayeler kalıcı” şehir merkezi hakikaten çok enteresan. Bir sürü küçük, lane denilen sokak aralarından oluşmakta. Fas gibi, mardin gibi. Little bourke streetteyiz. Kulağımda bir önceki geceden kalan bir bağırtı “eteğimizdeki taşları dökelim mi” insanoğlu ne garip, dertlerini, tasalarını eteklerindeki taşlar olarak biriktiriyor, zor zamanlarda kullanmak üzere. Sanırım böyle bir andı, elimdeki bira şişesini ağzıma götürüp, bir yudum daha aldım, dök dedim. Kadim zamanların bilgeliği elimdeki bira şişesine yansımıştı, sanki bira değil bilgelik iksiri içiyordum. Peyk “kaybolmam lazım” çalıyor kulağımda. İlk biranın yarısına geldim daha. Kendi standartlarımda çok yavaşım. Bir tramvay daha geçiyor cotham road’a doğru, okul çıkışı, hem yaya trafiği hem araç trafiği. “Biri masada sızmış, kimi unutuyor kimbilir, kimler vardı burda, kimler kaldı onlardan” irfan abim bana sesleniyor sanki. Etekteki taşlar adını verdiğim insan, benim yaptığım hataları bir bir günyüzüne çıkarıyor, araştırmacı gazeteci kıvamında, biramdan bir yudum daha alamıyorum. Bitmiş, şansa garson yanımdan geçiyor, can i please have a one more fix? Yunan birası içiyorum, yunan mahallesindeyiz.

Little bourke streette o küçük sokaklardan bol bol var. Kırmızı tuğlalı ekserisi. Doğal olarak cafe yapmaya da caz kulübe de uygun. Hepsinden bolca var. Ama biz alıcı değil bakıcıyız, asyalı animeden fırlamış gençler de öyle. Asyalı gençler çok acaip. Hafta sonları gidecekleri yere göre kıyafetler giyip, macha lattelerini saatlerce ellerinde tutarak, 12533738474 fotoğraflarını çekebiliyorlar, ha bi de sırada durmayı çok seviyolar. Adeta bir sıraolsadadursamahşuköşkeçokgüzelsıraiçin insanılar. Onların bu haline bir an kızsam da başka bir an aslında onlar gibi olmak istediğimi farkediyorum. Kararsızım, karakter konusunda sıkıntılarım var.

Kukla kabare diye bi kukla şovu izliyoruz gülceyle. Çok seviyoruz dayıyı. “Benim karakterim altı yaşında şak diye oturdu” diyor dayıcığım. Çok gülüyoruz. Brunetti adındaki pastanede bir arkadaşımızın arkadaşı olan gençle buluşmuşuz. Genç arkadaşımız melbourne’de karşılaştığı komik, ciddi olayları bize anlatıyor. Sohbetin bir yerinde kukla dayıma atıfta bulunarak “45 yaşındayım benim karakterim daha oturmadı” diyorum. Genç çok seviniyor, “gerçekten mi, ben de varoluşsal sıkıntılar içindeyim, çok sevindim, oh be diyor” gülceyle birbirimize bakıp, bıyık altından gülüyoruz. Ah benim gözleri yarım pinpon topundan dayım, bakalım daha ne hayat dersleri vericeksin bize.

Melbourne’e dönmek çok güzel. Basketbol maçlarına gittik, play offda final yaptık ama illawara hawks’a kaybettik. Sağlık olsun, seneye bakarız. Şimdi afl yani footy zamanı. Collingwood magpie, yani magpie army fanıyız, yani ben öyleyim, gülce beşiktaşlı olduğundan loser kontenjanından richmond tigers tutuyo. Maçlardan önce swan streette balık ekmek değilde fish and chips yapıyoruz. Çünkü britanyanın köpeğiyiz. Tükürük köftesi vardı da onu reddedip mi asimile olduk okuyucu, yapma lütfen. Balıktan sonra salona yürüyoruz, fena olmayan bi kalabalık var. Kulağımda bi ses “eteğimdeki taşlar” diyo. Kötü bi killa hakan şarkısı gibi, ceza gelse feat atsa bile düzelmez, çünkü çok madafaka var şarkılarında.

Ne diyodum, hafta sonu, erken kalkmışım, kahvemi yapmış, yutubdan sevdiğim şarkıları dinliyorum. Gülce hala uyuyor. Peyk bitiyor, mor ve ötesi Re çalmaya başlıyor. Çok sevdiğim şarkılardan. Sokrates dergide program yapan erman yaşar ve emre özcan’ın bu şarkıyla anlattıkları bir anı var. Bir gün arabayla gidiyolar, emre kullanıyor. Kaza yapıyolar. Arabadan iniyolar, emre karşı tarafa “kusura bakmayın, mor ve ötesi re çalıyodu” diyo. Hikayenin gerçekliğini hiç sorgulamıyorum. Çünkü gerçek olmasını çok istiyorum. Çünkü hayatımda mor ve ötesi re çalarken kaza yapınca karşı tarafa kusura bakmayın mor ve ötesi re çalıyodu diyecek insanları dahil etmek istiyorum. Bunu yapmasa bile bu hikaye anlatılınca hahahahah hasiktir olum çok güzel hikaye lan diyecek insanları.

İşte böyle böyle şizofren oldum okuyucu. Yutub karakterlerini kendimi dost belledim, okuduğum kitapların karakterleriyle arkadaşça konuşmalar yaptım, laf anlamadığı yerde sövdüm, bak Karl Ove bi daha anlatıyorum diye lafa girdim, tvde yutub açıkken, yalanını sikim erman diye ekrana bağırdım. Peyk köleler ve kilitler çalıyor, “keşke anlattıklarım yalan olsaydı” diyor irfan abi, canım abim yazının burasını bile tamamlıyo. Kendini karikatür dünyasına adayan gülceyle iyi bi ikili olduk. Arada gibi repliği kullanıp “bizim senle sırt sırta veripte sikemeyeceğimiz adam yok” diye gaz veriyoruz birbirimize.

Ha evet hafta sonu, cuma akşamı mahallede içmeye çıkmışız. İçmeye dışarı çıkınca hemen artistik fotolar çekip tiktoka atıyorum. Tiktok benim instagramım. Aslında instagram açmak istiyorum, ama hep erteliyorum, o yüzden tiktoktan devam. Blacksheep adında küçük mahalle barına giriyoruz. Daha önce defalarca önünden geçip, bi ara gelelim dediğimiz bi mekan. Sonunda gidiyoruz. İçeçeğimiz bi bira, mekanın ne önemi var aslında. Tuvalete giderken bi ses “eteğimizdeki taşlar” diye fısıldıyor. Geri dönüp bi bira daha alıyorum. Bardaki çocuk çok sempatik. Ben de bu sempatikliğini kullanmak için istek parça yapabiliyor muyuz diyorum. Barlarda barmenler hep yoğun ve ciddi. Kimseye böyle bi soru soramam, ingiliccem de yetmez zaten. İçtiğim dört biradan aldığım güçle bara yaklaşıyorum. Can i plesse have a one more beer derken, ingilicce de yaptığım en büyük pratiğin bu soru olduğunu farkediyorum. Üstümde soluk sarı cold chiesel tişörtü var. Cold chiesel avustralyanın en sevilen gruplarından biri. Cem karaca, barış manço, moğollar, bulutsuzluk özlemi ayarında. Bu sene ellinci yıllarını kutladılar. Konsere gittiğimizde almıştım tişörtü. Tabii diyor çocuk, ne çalim abime, tişörtü gösterip, cold chiesel diyorum, hangisi olsun diyo, saturday night diyorum, ama daha friday diyo, gülüyoruz. Bin yıl oldu dinlemedim diyo. Gençsin, dinlersin diyorum.

Hafta içi akşam olmuş. Yemek üstü çay içip, yutuba bakıyoruz. Vatzaptan mesaj geliyor. Londrada yaşayan dostlar yazmış. Yapay zekaya podcast yaptırıp, dostluğumuzun ne harika olduğuna dair konuşturmuşlar. Ulan ne şanslıyız diyoruz. Yutubu durdurmak yerine tvyi sessize aldığımız için fatih altaylı koca ekranda “emre sana kafam girsin, amk cahili” dercesine hareketler yapıyo. Sessize alıp izleyince sanki fatih altaylının gerçek kimliği ortaya çıkıyor.

Perşembe akşamı. Kew court house. Onur Kurt hanımefendi sahnede. Bizi bize anlatıyor. Küçük bir yer court house. Eski mahkeme, mahalle mahkemesi, kadı çıkan türden. Dinleyicilerin yaş ortalaması 92,3. Belediye etkinliği, limonata ve pasta eksik. Bardan şarap ve bira almış herkes. Mavi mavi çalmaya başlıyor. Onur hanımın orkestrası enternasyonel. Balkanlardan ne ararsan var. Bir anda 90lara ışınlanıyorum. Körfez savaşı, kuzey ırak, ibrahim tatlıses dinleyip, imparator diye bağıran ıraklılar trtde. Mavi mavi çalmaya başlıyor, gözümüzde kadın düşmanı, yıldız tilbeye seni pezevenklerin elinden kurtardım diyen ibo gidiyor, ibo şovda karadenizli bir aileye bile kendini sevdiren o ibo geliyor, güçliiii diye bağırıyor, olgun şimşek abiii diye cevap veriyor, peşine mavi mavi başlıyor. Mavi mavi masmaviii..

İşte böyle okuyucu. Kulağımda bi ses “eteğimizdeki taşlar” derken, trainspotting’de ki gibi iskoçyanın en kötü tuvaletine çekiliyorum. Sifonu arkamdan çekiyolar. Sağlıcakla kal.

Yorum bırakın